14 Haziran 2009

Prints of Persia (maybe also Hijaz)

video


Bu şarkıyı önceden biliyordum ben. Bilmek deyince, bildiğimiz bunca şeyin hepsini farklı derecelerde biliyoruz aslında, toplasanız 2-3 kere dinlemiştim. Ta ki o, "o" güne kadar. Dışarda bir yemekten dönmüştük çekirdek aile olarak, gece saat 1.30-2.00 suları.

Hani televizyonda yerini bilmediğiniz kanallar olur ya Flash TV benzeri, onların bir de cuma cumartesi geceleri yapılan minik talk showları olur, kendi aralarında misafirliğe gidilmiş gibi, bir sunucu + 2 konukla bütün geceyi geçirirler. Ben televizyon izlemeyen biriyim ya, aslında işte böyle gece gezmelerinden dönünce bile hemen zapping'e başlarım. Bunu da bilmiş olun, nasıl olsa bütün okuyucularımın bütün sosyal çevreleri bunu bilse bile geriye hatırı sayılır miktarda ortam kalıyor. Korkmuyorum sizden ey müritler.

İşte o şekil Flash TV'msi bir kanalda tanıdık bir melodiye rastladım, ve olağanüstü güzel bir ses olağanüstü güzel bir yorumla okuyordu. "Olağanüstü"deki sübjektifliğin derecesine birazdan tanık olacaksınız umuyorum.

Bu şarkının hikayesi karışık biraz. Biz son kullanıcı için geriye doğru izini sürmesi zor şarkılardan. Kısa bir araştırma sonunda bir fikir ediniliyor tabii ama hala emin değiliz. Yine de youtube'daki TRT kayıtlarına güveniyoruz. Devlet babanın otoritesinin sarsılmadığı alanlar var hala. Türk müziği de onlardan biri sanırım. En azından bu şarkı için.

Şiir Rıza Tevfik'in (Rıza Tevfik Bölükbaşı). Kendisinin şarkıdan da şiirden de beklenmeyecek olağanüstü bir özgeçmişi mevcut internette. Evet bu muhteşem bestenin sözleri, Osmanlı Devleti adına Sèvres anlaşmasını imzalayan adamlardan birine ait. Aşk ve müzik dolu dünyaya inanmak için bir neden daha size...

Rıza Tevfik'in şiirini Suat Sayın besteliyor. Şiirin orjinal hali şu şekilde:

"Ruhumda gizli bir emel mi arar
Gözlerime bakıp dalan gözlerin?
Aklıma gelmedik bilmece sorar
Beni hülyalara salan gözlerin!

Nigâhın gönlüme - ey peri-peyker!-
Leyâl-i hasretin hüznünü döker;
Karanlık gibi yığılır çöker
İçime yer edip kalan gözlerin!

Huzurunda ba'zan benliğim erir,
Tavrın hulûsumdan şüphe gösterir,
Ba'zan da ne olmaz ümitler verir
Sabr u karârımı alan gözlerin!

Gamzende zâhir, ey ömrümün varı!
Füsûn-ı hüsnünün bütün esrarı,
Neşr eder âleme reng-i bahârı
Koyu menekşeye çalan gözlerin!

Sihirdir, şüphesiz, bütün bu şeyler;
Bakışın zihnimi perişan eyler,
Bana aşk elinden efsâne söyler,
Aşka inanmayan yalan gözlerin "

Suat sayın besteliyor da, şarkının o kadar değişik sözlerle söylenmiş halleri var ki, bilgi çöplüğü ne demek insan daha iyi anlıyor. Zaten o yüzden buraya yazı olmayı hak etti...

Şarkı çoğu yerde "gözlerin" adıyla geçiyor, ve bu isimle tabii ki yüzlerce şarkı olduğu için samanlıkta iğne arıyorsunuz. Daha sonra elimizde ilk mısranın çarpıtılmış iki hali mevcut: 1-Kalbimde gizli bir sevgi mi arar? 2-Kalbimde gizli bir sevgili arar. Bu ikinci versiyon hangi duyarlığın ürünüdür bunun açıklamasını da o dizeleri içli içli söyleyenlere bırakıyoruz. Şüphesiz ki başkalarının gözlerinde gizli bir sevgiliden ziyade gizli bir sevgi ararız (biz burada erkekler kadar kadınlar da olabiliyor).

Benim 22 Ekim 2006'da kayıt düşmüş olduğum üzere sözler ekseriyetle şu şekilde:

"kalbimde gizli bir sevgi mi arar
gözlerime bakıp dalan gözlerin
aklıma gelmeyen bilmece sorar

beni hülyalara salan gözlerin
aşka inanmayan o yalan gözlerin

rüyadır belki de bütün ümitler
gözlerin aklımı perişan eder
aşk masalından şarkılar söyler"

Burada da sondan ikinci mısra problemli. "Bakışın ruhumu perişan eyler", "Bakışın zihnimi perişan eyler", "Gözlerin aklımı perişan eyler" gibi çeşitli varyasyonlarını bizzat duymuşluğum var. Önemli değil, en güzeli bakışın ruhu perişan eylemesi, zira gerçeğe en yakın durum da budur. Siz aşkı tatmış olan okuyucularım da teslim edecektir ki, insan ilişkileri cinsellikten ibaret olsa da arada bir gerçekten bakışlar perişan eder; ve siz su olup akmak, hava olup yarin etrafını sarmak gibi bütün duyularınızı perişan eden isteklerle dolup taşıverirsiniz. Söyleyecekseniz o sözlerle söyleyiniz. İçki masasındaysanız da aşkla dolu tüm bakışlar için kadeh kaldırınız.

Şarkı Hicaz makamında. Ölçüsünü filan bilemiyorum ama öğreneceğim ve buraya o notu da düşeceğim. Söz. (' gün içinde öğrenmiş bulunmaktayım. Ölçü batı müziğindeki 4 4lük, 2 4lük vb. türleri olan, en azından bizim gibi sıradan insanın o şekilde anlayabileceği kavram. Türk müziğinde bu ölçülerin içinde bir de usuller oluyor. Bu şarkının usulü "düyek". Farsça bilmeyenler için: 2-1) İnternetten aramaya filan kalkarsanız gerçekten yüzlerce kişi tarafından söylendiğini, bir nevi "love song" mertebesine ulaştığını göreceksiniz.
Beste ilginç bir şekilde bu sözlere hiç yakışmayacak derecede oynak başlıyor, fakat güfteli bölümlerin melodisi olağanüstü (sübjektiviteye az kaldı).
Henüz daha dingin bir üslupta çalınmış, tok bir ses tarafından yorumlanmış haline denk gelemedim, umutla bekliyorum bir gün olacak. Yoksa ben şan dersi almaya başlayacağım. Hem rakı içerken masaya gelen ekibe yapacak bir tane istek şarkımız olmuş olur böylece.

Ben size başka bir kayıt dinleteceğim ama, buraya kadar sakladım artık söylemem lazım. O gece o tuhaf kanalın tuhaf programında bu şarkıyı bana tekrar hatırlatan, Seren Serengil'di. Evet.. gerçekten. O gün yemekte ne içmiştik acaba?

30 Nisan 2009

Mais un jour je vivrai mes chansons

"this post contains language which some readers may find objectionable. they can f?!* off and read something from the "housewives' blog" section."





Sous le soleil de mes cheveux blonds.
Dedi genç adam. This draft resolution has been submitted by a handful of delegates in order to end the committee's struggle to fill the gap between the committees, in other words, the non-ongoing debate in the CSW and the already submitted drafts of other committees, such as: DISEC, UNFCCC, LEGAL, etc.
I have been informed of this valuable work thanks to the Turkish delegate in the CSW. The award goes to Faisal A. Baig from Mischka - Alsancak:

GAs 1+69 MUNTR

MUNTR

GENERAL ASSEMBLY-1

Authors: Czech Republic, Czech Republic, Turkey, United Kingdom, Spain, Spain

Signatories: The desperate mother fuckers waiting to be laid.

United Nations World Fuck Programme

(UNWFP)

Recognizing the need for every individual’s entitlement to practice full acts leading to seduction while pertaining to partner individuals, groups, or in special case scenarios, ones ownself through specially crafted objects in conjunction to sensitive and responsive body parts,

Understanding the ability of each individual to perform functions of fucking through physical and mental means at necessary occasions,

Realizing the need for certain special arrangements for certain special occasions, for certain special functions, through certain special ways, with certain special objectives,

Asks the world community at large to fuck whenever the need arises and to fuck well to the satisfaction of the other fucking or if the situation varies the fucked individual or the fucking or fucked group or the nearly always fuckable objects;

Asks the world community to keep certain groups and related individuals out of the process of physical fucking or be it mental with the category being classified as mother, brother or any other mother fucker who or she is sensitive to being fucked by the other;

Let all parties and individual groups form committees for collective fuck groups and collective fucking actions based on:

1. The size of the usable assets at the disposal of the individual or group,

2. The capacity and the distance available in bodies of the parties that are being fucked,

3. The stamina that certain parties require for the process of fucking validated in terms of action of fuck being done or fuck being received

4. The noise level that becomes an externality to the satisfaction.

Reminds the parties that certain rights of non fucking members need to be reserved at public and private areas and therefore not only approves but encourages the fucking while eating, sleeping and most importantly while shitting.

Recommends to the security council with all due confidence in the process that the permanent five members could fuck themselves,

To ensure that the sensation related to the process of fucking remains relaxing and does not involve artificial cosmetic variances such as the usage of pubic removing creams, flavoured condoms and sticky and irritating lubricants,

Asks the secretary general to adopt measures of sustainable fucking in case of emergency such as in the case of a nuclear disaster and recommends to sit down, bend, and kiss his ass or her vagina goodbye respectively;

To discourage members from discriminating against other parties due to their possession or natural supplements of:

1. Size;

2. Colour;

3. Palpability

4. Texture

5. Taste

6. Smell

7. And surrounding pubic hair

Hopes to enact protective methods for assets that are essential for the future development and maintenance of fuckable routine, to ensure the protection and well being through:

1. Vaginal insurance properly monitored by pimp inspectors qualified in reading fucking patterns and methods used by identifying the methods, positions and objects used

2. Setting up of fucking meters at key locations and holes to record the frequency of fucks occurring in a limited and specified time

3. Converting processes of fucking from national to international perspective by asking the developing nations to actively pursue the asses of developed nations and also to fuck them till they cry and the blood on their asses dry.

4. Strongly encourages terrorists to ban bombings through suicide attacks and develop alternative methods such blowing asses with dynamite sticks properly placed in the middle with carefully measured levels of insertion through the anus to blow the shit out.

To establish policies of granting fucking to all people of the world specially the ugly mother fucking , cocksucking, good for nothing pieces of shit by sticking to the principle article of the boner convention article 69 which states with regard to these people as quoted “ cover the face and fuck the base” to avoid any inconvenience while erection which might lead to an unhealthy effect on the future immediate prospects to the No-ones republic of Dickasslow.

May the articles stated above be perceived, received and conceived to the best of the capacities of the participating member vaginas, dicks, asses, and dildos for the convenience of the process of fuck which is an all-encompassing matter of masturbation.

Which means ………… dear world…….go fuck your self because we aint hearing u scream.

Hoping to make the world a better place to fuck.


19 Nisan 2009

Pas de commentaire

Aşağıda, bir önceki yazımın ilk paragrafının fransızca'ya tercüme edilmiş halini bulacaksınız. Keşke dönem ödevlerini Fransa'da okuyan Türk öğrencilere yazdıran GSÜ öğrencilerinden birine çevirtseydim. Avez vous de la sigorte? Est-ce Google? A quoi ça sert? (Google çok sert demek istiyorum bu ardışık soru cümleleri vasıtasıyla). Neyse, sözü uzatmıyorum.

İşte çeviriye konu olan metin:

Bana iki yıl (takriben 23 ay) sonra bu yazıyı yazdıran ortamlara bir uzağım ki sormayın. Unutmaya, ciddiye almamaya çalışıyoruz çeşitli durumları, kendi kendimize yarattığımız kurtulmuş bölgelerde, tropik adalardaki yaşamı güzelleştirmeye çalışıyoruz. Ancak zaman zaman, havalandığımız yerden süzülerek yere inip herkesle paylaşmamız gerekiyor yaşadığımız şehri, dünyayı, zamanı.
Türkiye'de belli bir sosyoekonomik seviyenin üstündeki insanların çok iyi bildiği bir duygu vardır: Sizin hayatınızdaki mekanlar hep nispeten tenha ve eli yüzü düzgün iken, kamu alanları hep sakil durur, gözünüze batarlar. Mecburen, herkesle aynı kıyma makinesinden geçtiğimiz esnalarda bu duyguyu hep hissederiz. Devlet ilkokulu, askerlik şubesi, öss başvurusu, oy verme kuyruğu, dolmuş değil de belediye otobüsü vb. bize hep özel olduğumuzu, aynı metrekarelerde bambaşka hayatları sürdüğümüzü hatırlatır.

Ve işte sonuç:

Me deux ans (environ 23 mois) après avoir écrit à la presse que d'une télécommande, je ne demande pas. N'oubliez pas de s'efforcer de ne pas prendre au sérieux les différents cas, nous avons créé notre propre région, essayons de faire une belle vie dans l'île tropicale. Toutefois, de temps à autre, de la fan en place par percolation et la nécessité de partager avec tous ceux qui vivent dans la ville, monde du temps.
En Turquie, au sommet d'un certain niveau socio-économique de gens savent très bien il ya un sentiment que vous placez dans votre vie toujours relativement lisse le visage et les mains alors que les veuves, les espaces publics seront toujours arrêter sakil, lavabo dans les yeux. Fain, avec tout le monde passe par le broyeur de viande en même temps, toujours ressentir cette émotion. État des écoles primaires, la branche militaire, l'OSS demande, la file d'attente des bureaux de vote, tels que les bus, pas complètement. nous sommes toujours pour nous, nous rappelons la même zone de la disparité des vies.

Bu yazı Ankara yöresinden "la bebe mal la" kalıbını, "fr. oradaki kötü bebek" diye çevirip gece gece gülmekten gözümden yaş getiren arkadaşa ithaf edilmiştir. Sevgiler..

08 Nisan 2009

se aş pe

Bana iki yıl (takriben 23 ay) sonra bu yazıyı yazdıran ortamlara bir uzağım ki sormayın. Unutmaya, ciddiye almamaya çalışıyoruz çeşitli durumları, kendi kendimize yarattığımız kurtulmuş bölgelerde, tropik adalardaki yaşamı güzelleştirmeye çalışıyoruz. Ancak zaman zaman, havalandığımız yerden süzülerek yere inip herkesle paylaşmamız gerekiyor yaşadığımız şehri, dünyayı, zamanı.
Türkiye'de belli bir sosyoekonomik seviyenin üstündeki insanların çok iyi bildiği bir duygu vardır: Sizin hayatınızdaki mekanlar hep nispeten tenha ve eli yüzü düzgün iken, kamu alanları hep sakil durur, gözünüze batarlar. Mecburen, herkesle aynı kıyma makinesinden geçtiğimiz esnalarda bu duyguyu hep hissederiz. Devlet ilkokulu, askerlik şubesi, öss başvurusu, oy verme kuyruğu, dolmuş değil de belediye otobüsü vb. bize hep özel olduğumuzu, aynı metrekarelerde bambaşka hayatları sürdüğümüzü hatırlatır.
Peki bu sitemkar girizgah ne için?
Konumuz CHP. Hani şu ne yapsa beğenilmeyen. Yüksek müsadenizle CHP üzerinden yürütülen bir takım akılları önce ifşa edecek, ardından duvardan duvara vuracağım ve ben de bu akıl yürütmeler üzerinden halka karıştığım anlarda bünyeyi kapsayan nahoş hislerden dem vuracağım.
Bu blogda güncel siyaset/futbol gibi konuları yazmaktan bilhassa imtina ediyor olduğum farkedilmiştir diye umuyorum, hem burayı da her yerde yapılan ve bizim de zaman zaman iştirak ettiğimiz muhabbetlere boğmamak, hem de kendi açımdan kalıcılığı biraz daha yüksek konuları kendim de değişmeden bir an önce kayda geçirmek gibi maksatlarla yapıyorum bunu. Bugün hariç olacak sanırım ama.. çünkü bıktırdılar. Bu bıktırma sürecinde yazılı/görsel medya kadar günlük hayatta tesadüf ettiğim karakterlerin de payı vardır. Bunca yıldır aynı ülkede yaşayıp da medyasından bir anda tiksinmiş değilim elbette. Bunlar aniden olmaz, zamanla birikirler biliyorsunuz. Fakat bazen bazı karakterleri yoğun olarak görüyorsunuz hayatta, bu da anlık patlamalara yol açabiliyor (ménage a trois gibi).
Bıktım evet, memlekette sanki iktidarı ele geçirmek için İsveç'li sosyal demokratlar, Fransız sosyalistleri, Amerikan Cumhuriyetçileri ve Alman yeşilleri yarışıyormuş da CHP'de arada arkaik, hizipçi, yapıcı değil yıkıcı bir parti olarak genelden bir sapma olarak ortaya çıkmış gibi davranılmasından bıktım.
CHP son 30 yıldır kiminle iktidar mücadelesi yapmıştır bu ülkede, gelin bir daha hatırlayalım: Göreceksiniz aslında yazı yazmak yerine sadece bu parti isimlerini yanyana yazsaydım da aynı mesaj iletilirdi ama blogların anlamı böyle uzun uzun yazılar yazarak bir şey yapıyormuş gibi görünmek olduğundan bunu yapmadım.
Evet işte CHP'nin rakipleri: AP, MSP, ANAP, DYP, RP, DSP, MHP, AKP, DTP (bütün öncekilerle birlikte). Ulan (afedersiniz) bunların hangisi lider partisi değil, bunların hangisinin örgütünde lider sultası yok ve adaylar, bakanlar tamamen demokratik teamüllere uygun olarak ve sadece liyakat göz önünde tutularak belirleniyor. Siyaseten bakacak olursak da içlerinde açık seçik faşist, şeriatçı olanlar olduğu gibi, ANAP ve AKP gibi islam üzerine gezdirilmiş neoliberalizm sosuyla memleketin bugününü de yarınını da mahveden ve sağladıkları iki gram materyal gelişmeyi "çağ atlamak" olarak pazarlayan ve uzun uzun iktidar olanağı yakalamış olanlar da var. Kaldı ki DSP dışında bunların tamamı gayetle muhafazakar, kendinden gayrı herkesi "ötekileştiren", ülkede gazetelerde televizyonda görüp de utandığımız nice durumun ortaya çıktığı tabanlara dayanmıyor mu? (bu tabanın neden bu halde olduğu, hangi parti(ler) sayesinde bu halden kurtulabileceği ayrı konudur, bu tabanın hislerini okşayarak ve bu değerleri muhafaza etmelerine dönük politika yaparak iktidar mücadelesi vermek ayrı konudur şüphesiz ki. Hani liberal bir takım kıvılcımlar çakarsa zihinlerde diye..)
Evet CHP özellikle son dönemde iyice devlet partisi gibi bir havaya bürünmüştür, dolayısıyla da demokrasi kavramına uzaktır, halka uzaktır. Peki diğerlerinin demokrasiye ve halka yakınlığını neyle ölçeceğiz? Dağıtılan kömür vb. örnekler saymaya hiç gerek yok, ben 1980'lerin sonundan beri bu ülkenin neye benzediğini hatırlıyorum. Gelir dağılımı hangi yönde değişmektedir, halkın demokratik değerleri günlük hayatına entegre etme süreci hangi hızda (ve tabii hangi yönde) ilerlemektedir? Gerek günlük hayata, gerekse siyasi mücadeleye egemen olan kavramlar ve diskurlar, dahası ülkede herhangi bir alanda "iş" üretirken geçerli olan normlar neler olmuştur ve olmaktadır? Bütün bunların demokrasiyle bir alakası var mıdır diye sorulduğunda cevap ne peki. Hala CHP'nin en antidemokratik siyasi oluşum olduğu mu? Üstelik de CHP'nin bu tip hiç bir konuda "en" olamayacağını farketmek bu kadar kolayken.
"Flört fahişeliktir", "Gerekirse kan dökeriz", "Kanlı mı olacak kansız mı olacak?", "Biz zenginlerin partisiyiz", "Bu ülke için kurşun atan da kurşun yiyen de şereflidir", "Demokrasi bizim için amaç değil araçtır" lafları, son 30 yıldır ülkeyi yönetmiş partilerin çeşitli seviyelerdeki bakanları tarafından verilmiş resmi demeçlerden nadide örneklerdir mesela, ve hep bütün bu partilerden en az biri seçimlerde CHP'den fazla oy almıştır bugüne kadar (1977 hariç).
İşin beni şahsen bıktıran ve hatta öfkelendiren kısmı da işte bu siyasi akımların takipçisi olup, bunlara oy ve manevi destek verip ondan sonra da demokrasiden, halkın yönetime katılmasından falan dem vuran bir takım tenekeler (kendileri de bütün bu tantanada yönetime falan katılmayan, benim gibi 2-3 yılda bir gidip oy veren tenekeler).
Kendilerine yaratmış bir devletlu canavar, 59 yıldır onunla mücadele halindeler ve bütün bu süre boyunca sadece onlar iktidardalar üstelik. Bütün bu süre boyunca ülkede demokrasi yayılsın, demokrasi kültürü gelişsin, sivilleşme-şeffaflaşma iyice tabana yayılsın diye uğraşmışlar ama ne talihsizliktir ki bir takım dışişleri uzmanları ve anayasa mahkemesi üyeleri kuvvet komutanlarıyla elele vererek bu ulvi çabaların önüne set çekmişler. Boğaziçi Üniversitesi'nde falan tez olarak yazılabilmek dışında geçerliliği olmayan, yaşadığı ülkeye bakabilen ve orayı görebilen akıl fikir sahibi herkesin anında yalanlayacağı bu mantık ne ilginçtir ki askerlerin siyasetteki etkisinin kırıldığına sevinilen günümüz konjonktüründe hala iş yapabiliyor ve hala bu mantıktan siyasi söylem üretilebiliyor. Sanki 301. maddeyi, Terörle mücadele yasasını, MGK'yı, kontrgerilla'yı vs. CHP kurmuş gibi.. (Bu arada ellerine geçirebildikleri yegane fırsat olan Ergenekon'u bitmez tükenmez bir enerjiyle kurcalamaları da diğer argümanlarının dayanaksızlığı hakkında bir fikir verebilir anlayana. Hoş o bile.. on yıl önce kendi genel başkanları "fasa fiso" demişti. Bilmeyenlere hatırlatalım, örgüt üç aşağı beş yukarı aynı örgüttü ve tutulan ip sertçe çekilince ucuna ANAP'lısından RP'lisine hemen hepsi gelebiliyordu)

Ülkenin mutluluğu ve güzelliği adına dış krediyle ulaşım ve iletişim yatırımlarına girişmek dışında kayda değer projesi ve "türk aile yapısı"ndan daha bütünlüklü ve derinlikli siyasi tahayyülü olmayan bu akım sırtını bürokratik elite dayayarak propagandasını yaparken hala muazzam destek buluyor, sonra da en ufak eleştiri "halk iradesine saygısızlık" duvarına çarpıyor. Kusura bakmayınız ama, buna ancak sizin tabanınız ikna olur. Hayatı boyunca kendisini CHP'li olarak hissetmemiş veya öyle tanımlamamış biri olarak ben ikiyüzlülüğünüzden, hayal ettiğiniz dünyadan, ve bir türlü o CHP'liler kadar da olamamanızdan tiksindim (Canan Arıtman özelinde simgeleşen bir takım türler elbette CHP'de de varlar, sayıca az da değiller inanıyorum ki, ama zaten mesele "o kadar da olamamak").
Son söz, en meşakkatlisi.
CHP sol değil öyle mi? Peki bu ülkenin en az yüzde 95'i için bunu söyleme, bunu CHP'ye bir eleştiri olarak getirme hakkı var mıdır? "Gerçek sol" un başına neler geldiği en apolitiğimizin bile malumuyken, ortalama türk vatandaşı seçimlerde sosyalist partiye oy vermiş 0.5 kişi tanıyorken CHP'yi solun gereğini yapmamakla suçlamak ahlaksızlık mıdır yoksa oy avcılığı mıdır yoksa düpedüz gerizekalılık mıdır? CHP gerçekten sol olsa o partinin kendi oy verdikleri partiler tarafından her yöntem kullanılarak marjinalize edileceğini, bunlar yapılmasa da gidip oy vermeyeceklerini bile bile bunu söyleyerek ne umuyor insanlar? Benim de CHP'yi sol olarak beğenmeyen ve (burası önemli) seçimlerde gidip ÖDP'ye, EMEP'e oy veren tanıdıklarım var. Demek ki olabiliyor.
Evet CHP sol değildir, demokratik de değildir, yapıcı da değildir. Son seçimlerde en çok oyu alan ilk 8 partimiz gibi.
Hodri meydan diyorum, ve CHP'yi yeterince sol bulmayan tüm merkez ve aşırı sağ parti seçmenlerini bir sonraki seçimlerde gerçek sola oy vermeye, eğer işlerine gelmiyorsa da "sol" "sağ" gibi zihinsel kapasitelerini aşan konularda ömür boyu susmaya davet ediyorum. Bu kadar da küstah ve iddialıyım evet zira bu sefer gerçekten bıktırdılar.

21 Mart 2009

тысяча девятьсот девяносто три

Garfield's Book of Love, elime 16 yıl önce geçmiş pembe ve baştan aşağı kalpli bir kitaptı. Hala da öyledir. Kim almış, nereden getirmiş bilen yok. Baştan aşağı ingilizce olan bu kitap Dünya Gençlik Merkezi tadındaki dükkanlarda bile o tarihlerde bulunamayacak türden, kaldı ki Akmerkez daha yapılmamış, yanılmıyorsam Nişantaşı dışında DGM falan da yok ortada. Bunlar hep kısmet tabi, hisli çocuğuz ya, getirmiş elimize vermişler kitabı aşkın abc'sini öğrenelim diye. Beyhude, ama çabaları takdir ediyoruz.
İlkokul sıralarında dirsek çürütürken Garfield sevdiğim bazı bazı bilinen bir durumdu ama yok artık. İster misiniz o sırada sınıf arkadaşlarımızdan biri aslında lise çağlarında olsun, yurtdışından kitaplar getirtsin. I-ıh, o da mümkün değil. Hani kitap incecik olmasa, pembe olmasa, sağda solda kalpler ve bir takım zodyak testleri olmasa diyeceğim ki ilahi kökenli.
Keşke insanlar bir takım hareketler yaparken, hele de hareketin hedefi olan kişinin yaşı yeterli değilse, bir yerlere bir takım notlar alsalar, ya da kitabın iç kapağına falan yazsalar bunları. Şimdi evde tadilat olsa ustalar demezmi ki "Shere Hite'ın dev seks araştırmasının yanında Garfield'ın aşk kitabı ne arıyor?" Verecek cevabımız yok.
O zaman sıradaki alıntı, sevgilisi olan tüm erkeklere gelsin:

Arlene- garfield
-garfield
-garfield
-garfield
-garfield
-garfield
-garfield
-garfield

Garfield -arlene?

Arlene -yes, garfield?

Garfield -shut up, arlene!

01 Mart 2009

Bordello


Fuhuş okuyorum saatlerdir. Jeoloji'deydim, yatay geçiş yaptım bu sene. Arkadaşlar çok tatlılar, çoğu yurtta kalıyor, sınıf ortamında çabucak kaynaştık.
Fuhuş okuyorum evet.
Ders materyalini fotokopiciden aldık geçen gün, makalelerin yanında şöyle de bir fotoğraf vardı:







Bu fotoğraf 2004 yılında çekilmiş. Bu fotoğraf 2004 yılında Mimi Chakarova tarafından çekilmiş. Bu fotoğraf 2004 yılında Mimi Chakarova tarafından, yasadışı işletilen bir genelevde çekilmiş. Bu fotoğraf 2004 yılında Mimi Chakarova tarafından, yasadışı işletilen bir genelevde, odada 3 kişi varken çekilmiş. Bu fotoğraf 2004 yılında Mimi Chakarova tarafından, yasadışı işletilen bir genelevde, odada 3 kişi varken, bu kişilerden biri 52 yaşında bir erkek iken çekilmiş. Bu fotoğraf 2004 yılında Mimi Chakarova tarafından, yasadışı işletilen bir genelevde, odada 3 kişi varken, bu kişilerden biri 52 yaşında bir erkek iken, diğer iki kişiden biri Doğu Avrupa kökenli bir kadın iken çekilmiş. Bu fotoğraf 2004 yılında Mimi Chakarova tarafından, yasadışı işletilen bir genelevde, odada 3 kişi varken, bu kişilerden biri 52 yaşında bir erkek iken, diğer iki kişiden biri Doğu Avrupa kökenli bir kadın iken, ve 52 yaşındaki adam Doğu Avrupa'lı kadının poposunu ellemek için elini uzatırken çekilmiş. Bu fotoğraf 2004 yılında Mimi Chakarova tarafından, yasadışı işletilen bir genelevde, odada 3 kişi varken, bu kişilerden biri 52 yaşında bir erkek iken, diğer iki kişiden biri Doğu Avrupa kökenli bir kadın iken, ve 52 yaşındaki adam Doğu Avrupa'lı kadının poposunu ellemek için elini uzatırken, bu ellenme hadisesi ellenen kadının ve meslektaşının hiç umrunda değilken çekilmiş. Bu fotoğraf 2004 yılında Mimi Chakarova tarafından, yasadışı işletilen bir genelevde, odada 3 kişi varken, bu kişilerden biri 52 yaşında bir erkek iken, diğer iki kişiden biri doğu Avrupa kökenli bir kadın iken, ve 52 yaşındaki adam Doğu Avrupa'lı kadının poposunu ellemek için elini uzatırken, bu ellenme hadisesi ellenen kadının ve meslektaşının hiç umrunda değilken, İstanbul'da, çekilmiş.

21 Şubat 2009

Vâchement Délicieuse

Yan taraftaki çeşitli bağlantıları "tanıdıklar" ve "tanımadıklar" olarak ayırmanın anlamsızlığına henüz dört beş dakika önce ayılmış olmam size de garip gelmiyor mu?
"Yarın gündoğumundan itibaren bütün blog bağlantıları birleştirile" buyurdum, kedi de esneyip gerinerek fermanın herkeşlerce duyulduğunu teyit etti.

Hepinize iyi akşamlar, soğuğun camlara vuran damlaların aşağı süzülüşlerini bile yavaşlattığı, insanın balkona çıkıp sigara içesi (kat'iyen) gelmeyen bir şubat akşamında yine benimlesiniz.
Gündemden başlıklar şöyle:

* Yerel seçim öncesinde kas hastalıklarında artış görüldü
* Türk-Ermeni diyaloğu çeşitli organizasyonlarla kuvvetlendirildi
* If'e ilgi geçmiş yıllara oranla düşük kaldı
* Elektronik dünyasında şok emeklilik
* Kedilerde miyavlamayı tetikleyen yeni bir mekanizma keşfedildi





Bültenimizi üzücü bir haberle açıyoruz:
2002'den beri hizmet veren lacivert panasonic gd92 devlet kararıyla emekliye ayrıldı.

Mütevazı kişiliği ve çalışkanlığıyla halkın gönlünde taht kuran telefon, son bir kaç aydır zamanının çoğunu şarjda geçirmesi ve maddi olduğu kadar manevi olarak da yıpranması sebebiyle bu kararın karşılıklı alındığını söyleyerek "Ayvalık'ta orjinal Japon malı bir şarj aletim var, yılın büyük bölümünü orada geçirmeyi düşünüyorum" dedi.
Yeni telefon için yapılan kamuoyu yoklamasının sonucunun yakın zamanda açıklanması bekleniyor, emektar gd92'nin ise o zamana kadar hizmet vereceği açıklandı. Bu arada sevenleri lacivert telefon adına bir facebook grubu oluşturdular ve bir basın açıklamasıyla her yılın bir haftasının "emektar gd92 haftası" olarak kutlanmasını istediler.


Sıradaki haberimiz, memleket gerçekleriyle ilgili:
Yerel seçim günü yaklaşırken, memleket sathında gerçekleştirilen mitinglerin en (hatta tek) önemli unsuru olan bayrak sallayıcılar dertli.

Son olarak sağlık bakanlığı verileriyle netlik kazanan duruma göre, yaklaşık 3 haftadır mitinglerin yapıldığı illerde hastanelere ve sağlık ocaklarına "kol ağrısı, geçici ödem, kas yorulması, bıkkıntı, tiksinti, politikaya kayıtsızlık" gibi şikayetlerle başvuranların sayısı 1000'i geçti. 16 Şubat'ta Nevşehir'de gerçekleştirilen mitingin hemen sonrasında görüştüğümüz bir bayrak sallayıcı, görüşlerini
"Ne var biz de kuzey koreliler gibi hepberaber senkronize hareketler yapsak da bütün gün bayrak sallamasak? Partiye olan sempatimiz sömürülüyor, istiyorlar ki konuşmanın zirve yaptığı anlarda veya coşkunun çok sönük olduğu durumlarda bayrağı daha yukarda tutarak hızlıca sallayalım. Zaten bir miting sırasında kalabalığın sönük olmadığı veya konuşmanın coşmadığı an yok ki! Daha da gelmem mitinge" şeklinde özetledi.

Uzmanlar, bilhassa merkez sağ partilere sempati duyanlarda ilk aşamada fiziksel, zaman içinde ise kendilerine ve çevrelerine rahatsızlık verme ihtimali hayli yüksek zihinsel bozukluklar oluşabileceği konusunda hemfikir.

Nevşehir'den bahsettik, üçüncü haberimiz de Ürgüp'ten:
Ürgüp'te düzenlenen bir Türk-Ermeni diyalog kampı yöre esnafından ve otel çalışanlarından büyük ilgi gördü.

5 gün boyunca biraraya gelen ve yiyip içerek diyalog kuran gençlerden çoğu kampı olumlu izlenimlerle terkettilerse de, kampın bitişine en çok üzülenler Murat Bar işletmecisi Ürgüp'lü Murat Bey ve otelde 1 tl'ye ince belli bardakta çay satan "Abi" oldu.
Gelecekteki olası projelerle ilgili taslak hazırlayan ve diyaloğa ihtiyacı olan pek çok konuda ahkam kesen gençler kamp süresince toplam 52 peri bacasına tırmandı ve 5 günde 15 gb dijital fotoğraf üretti. Dijital fotoğrafların bir kısmının Nevşehir Havalimanı'na gerçek manada bir "kule" inşa edilmesi için DHMİ'ye bağışlanacağı öğrenildi.

!f istanbul 2009 bu sene beklenen ilgiyi görmedi.

İstanbul'luların beğenerek takip ettiği !f istanbul film festivali bu sene sönük geçti. Özellikle öğleden sonra seanslarında bazı filmlerde kolayca yer bulunabildiği ve liseli gençlerin rahatça öpüşebilmek için "gökkuşağı" filmlerinde son dakka izleyicisi olarak yer aradıkları gözlendi.
Bu seneki durgunluğun sebebinin küresel kriz olduğu yorumuna İKSV'den de destek geldi. "Biz bir festival yapıyoruz, her kesimden insan geliyor" diyerek desteksiz atan İKSV çalışanlarının yanı sıra bazı öğrenci dernekleri de festivali protesto ettiler.
Mikrofon uzattığımız bir İstanbul'lu öğrenci olan E.G., "Çok pahalı hocam, daha torrent'te 2 festivallik filmim var benim inmeyi bekleyen. Bu havada bu fiyata film izlemeyi sikecul (schedule), ha bu arada Berk'in önerdiği bir film vardı "the fall" diye harika mutlaka indirip izleyin, hanım da çok beğendi" sözleriyle festivali yerdi.

Sıradaki haberimiz kedilerle ilgili.

İstanbul Beşiktaş'tan yapılan bir ihbar sonucu bölgeye giden baytarlar tıp dünyasını yerinden oynatacak bir keşfe tanık oldular. İhbara göre, kedilerin miyavlaması evrimsel süreçte susuz kalmalarıyla ilgiliydi.

Baytarların ifadesine göre, bir kaç gün susuz bırakılan ve ısrarla susuzluğunu kuru mamayla gidermesi istenen kedi bu süre zarfında daha önce çıkarmadığı sesler çıkararak ev halkını şaşırtmıştı. Masaların üstüne zıplayan, bilgisayar ekranlarını koklamaya başlayan kedinin durumu dikkatlerini çekmiş ve baytarlara haber vermelerine sebep olmuştu.
Olay yerine doluşarak incelemeler yapan ve durumu kayda geçiren baytarlar, kedinin susuzluk halini devam ettirerek bu tıbbi mekanizmadan emin olmak istedi. Aralarından birinin "susuzluk galiba halsizlik de yaratıyor" sözüne karşılık bir başkasının "günaydıın" yollu cevabına sinirlenen baytarların tekme-tokat kavga etmeye başlamaları sebebiyle deney yarıda kaldı. Şu an deney İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Bölümü tarafından steril koşullarda tekrarlanacak, ve olay kedi de bu vesileyle evden çıkarılmış oldu.
Mahalleli ise baytarlara tepkili: "O evliya gibi kediydi, kulağı duymazdı ama damlarda bembeyaz gölgesi süzülürdü hep", "Miyavladı mıydı iskeleden duyulurdu" gibi açıklamalarla tıpçılara inanmadıklarını belirttiler.

Cucur Haber Bülteniyle karşınızda olduk, yarın yeniden görüşmek umuduyla hepinize iyi akşamlar.

04 Ocak 2009

Chasseur sachant chasser sans son chien

3 tane büyük spot ışığı bunlar:
kırmızı, mavi, sarı.

girişte bekleşen bir takım türler, aralardan sıyrılarak olaya giriş. son yudumu alırken bir merhaba, bir eda bir çalım.. ne içersin? da funk. ama bu vişne suyu olmuş. uğurlu geldik galiba bütün masalar ... dolu. adın neydi bu arada? radio. çok severim ya hayatımın grubu. şunlar arkadaşların mı? bir son nefes daha. izmariti yere atmak ama ayağının ucuyla ezebileceğinden daha uzağa düşmesi. bu kırmızı olanın hikayesi bu arada. alınmak serbest. biliyorum hepiniz kırmızısınız. sen ne içersin? 4 kişinin 3'ü klavye çalar, e biri mutlaka "tatlı bir çocuk" olsa gerektir o vakit. şişeden şaşma. üstelik kahverengi. derken bir kaç basamak, yalandan bir telefon. çıtırdan geçilmiyor ortalık. bastıkça eziliyorlar üstlerine. hızlandıkça gürültü artıyor, dayanılmaz bir hal alıyor. nefes yine hızlanıyor da, artık kalp falan çarpmıyor. bir arka sokakta iki banknot karşılığı hepsi var. kalpleri bunlarla uğraştırmak ayıp değilse ne? kafayı geriye atarak bir kahkaha. simli ruj. kalplerin de hepsi kırmızı biliyor muydun? benim en sevdiğim kırmızı bölgem kalbimdir mesela. haha, ama bu replikten iş çıkmaz. buraya hep gelir miydin? hah, bak bu daha iyi. klasikten şaşma. beyaz hırkalı yuvarlak hatlar yaklaşıyor adım adım. tam en gereken zamanda çalışmaz zaten. sen hiç gülme, çakmaktan bahsediyorum. yeşil/şeffaf bardak altıklarım var benim. sarıl, bulaşma. sonra birinin cep telefonuna bir mesaj atıverirsin bir gün "çok güzel öpüşüyorsun" diye, hangi hızla silindiğini bilemezsin. kuralları iyi bilenle karşılaştığındaki ayılma/arınma hali nefis bir hal değil mi? jetonun düştüğü an gerçekten. nagiri olsun evet. cildin çok güzel. erkekler gençken daha iyiymiş. kural böyle söylüyor. kadınlar muaf mı? simli ruj yakışmış sana. kendine iyi bak. içinden su akan raylar. sudan daha hızlı çıkan ceket. gişeye kgs okutur gibi yalan öpücük gelir en son. bu bir av hikayesi, bir kırmızı hikayesi.
görüşelim.

30 Aralık 2008

Bilan






"Geçen sefer aldığımız olumlu yorumların ışığında yeni bir listeyle karşınızdayız. Verimli geçen 2007'den sonra ne olacak diyorduk, cevabımız aşağıda. Bu satırların yazıldığı mart ayı itibariyle sonuçlar benim için de sürpriz."

Bu sene asla ve kat'a geçen sene gibi geçmedi kitap açısından. Toplamda belki de daha fazla kelime okumuş olmama rağmen, kitap miktarı ciddi olarak azaldı. Bunun sebepleri vardı elbette ama burada konumuz o değil. Beğenmediğimiz istatistiklere farklı açılardan bakıp onları beğenilir kılmaya çalışır gibi, neden az kitap okuduğumuzun mazeretlerini sıralamayacağız burada. Ders falan hiç demeyelim, kalkıp buraya Arendt Lijphart yazarsak taşlarlar bizi (yaşadığı dünyayı anlamayanlar için not: ramazan'da sigara içmişizcesine taşlarlar) Zaten ince kitap - kalın kitap ayrımı yapmıyoruz. Bari bu kadar dürüst olalım. Evet.

Bu kitap meselesi bir acaip. Öncelikle okumadıklarımı/okuyamadıklarımı/okumayı planladıklarımı/bir gün inşallah okuyacaklarımı anmak gerekiyor sanırım:
Ortalık kitap dolu gerçekten de. Kitapların pahalı olduğu da doğru, ama Türkiye için bile nüfusun asla yarısından azı denemeyecek bir kesim için kitapların alınamaz ölçüde pahalı oldukları doğru değil. Ortalama bir vatandaşın ayda neye ne kadar para harcadığı bellidir az çok. Kitap almıyorken paranın arkasına sığınmayalım diyoruz, ve kitaba verdiğimiz paraya hiç acımama şansımız olduğu için de şükrediyoruz.
Başa dönelim: ortalık kitap dolu gerçekten de. Okuduğun bölümle ilgili şeyler okumak istiyorsun, bir kısım klasikler bekliyor. 10-15 yıl önce yayımlanmış sosyolojik analiz kitabı geçiyor eline, bu sefer de Mikszath'ın Konuşan Kaftan'ı kenarda kalıyor. Ona başlıyorsun, Fransa'lardan 3 ülke gezdirip sırtında Yeşilköy'e kadar getirdiğin Le Rose et Le Noir'a sıra gelmiyor. Velhasıl keyifli ve biraz da ümitsiz bir çaba, bir uğraş.
Üstelik bunu diyen de edebiyat gurusu filan değil, çok iyi bir okur olduğu bile söylenemez. Okuduğu şeylerin kalitesini/çapını yeterli bulmayan birinin "okuma" işinin gerçek boyutlarıyla yüzleşmesidir bu satırlar. Öyledir bak.
2008'de çok kitap okumadım. Ha Türkiye ortalamasının 32,5 katı okumuş olabilirim rakama dökersek. Ama böyle tatmin olmaz. Olmadı da zaten...

Adam gibi okunmuş bitmiş kitaplara geçmeden önce, baştan sona okunmayıp göz atılanlar da var elbette (bu göz atılanların bir kısmı kitabın yüzde 55-60'ının bittiği durumları işaret ediyor olabilir) :
Tanıl Bora - Karhanede Romantizm
Noam Chomsky - Amerikan Müdahaleciliği
Çağlar Keyder - Türkiye'de Devlet ve Sınıflar
Nur Vergin - Siyasetin Sosyolojisi
Harald Schüler - Türkiye'de Sosyal Demokrasi Particilik-Hemşehrilik-Alevilik
Gönül Demez - Kabadayıdan Sanal Delikanlıya Değişen Erkek İmgesi
Tanıl Bora - Taşraya Bakmak

Bunların bazıları çok eskiden okunmuştu, bazısı alındı biraz okundu, bazısı da raflarda durmaktaydı, karıştırılıp (koklanıp) yerine kondu. Baştan sona okundukları durumda daha detaylı bakarız.


Vee ahanda 2008 yılı içinde okuduğum kitaplar:

1) Nick Hornby - How To Be Good

Aralık 2007'de başlandı. Satın alınmadı, zaten vardı. Okumuşken hepsini aradan çıkaralım düsturuyla hareket ederek, ayrıca da tavsiye üzerine okundu. En az High Fidelity kadar ünlü olmayı hakeden, yüksek tahsilli, evli, bir çocuk annesi bir kadının (başarıyı elde ettikten sonra başarının ne olduğunu sorgulayan Haneke kadını) penceresinden yazılmış nefis bir hikaye. Bu adam mutlaka okunmalı bence, benim gibi 4 kitabını okumanıza gerek yok ama yine de...
Ciddi de okunabilen, ciddiyetsiz olmak istendiğinde de buna aynı ciddiyetle uyum gösterebilen kitaplar yazabilmek gibi bir başarısı var kendisinin.

2) Malcolm Gladwell - Blink

Şubat 2008'de Robinson Crusoe'dan alındı. Dünyayı algılayış biçimlerimizi derinlemesine analiz eden nefis bir Amerikan "bestseller"ı. Adeta bir M4 Sherman.
Kalabalık gezen polislerin tek başına gezenlere göre daha çok adam öldürdüğü ve daha çok öldüğü, video izleyen bir grup insanın dişlerinin arasında kalem tuttuğunda izledikleri şeyden daha çok keyif aldıkları vb. nefis detayları bıkmadan usanmadan anlatan bir kitabımız kendileri.

"The face is like the penis"

3) Malcolm Gladwell - The Tipping Point

Şubat 2008'de bir üstteki kitapla aynı anda aynı yerden alındı. Trendleri, alışkanlıkları, şehir efsanelerini nasıl yayıldıkları açısından inceleyen; iki üç faktör belirleyip bunlar hakkında sonu gelmez kanıtlarla bizi mesajının doğruluğuna ikna eden pek keyifli kitap.

4) İlber Ortaylı - Tarihin İzinde

22 mart 2008'de hediye edilmek suretiyle elime geçti. İlber Ortaylı'nın kendi ifadesiyle "bazı dergilerdeki uzun röportajları ve kıyıda köşede kalmış makalelerini" birleştiren bir kitap. 24 Mart 2008'de başladı ve bitti.
"Biz militarist miyiz?" sorusuna verdiği "Elbette öyleyiz, bu coğrafyada ne olacaktık ya!" gibilerden verdiği cevapla, kısa bir şimşek çakması suretinde "Bırakalım tarihi tarihçiler tartışsın" adlı politik doğrucu yakın geçmiş politik savunularımızın en popülerlerinden biri canlandı kafamda. Peki tarihçiler anlaşamazsa ne olacaktı?

5) Alain De Botton - The Art of Travel

http://www.alaindebotton.com/travel.asp
adresinden çeşitli bilgilerine ve ilgili 3 tane videosuna ulaşılabilen bu güzide kitap Robinson Crusoe'den şubat 2008'de alındı. Status Anxiety'den iyi mi bilemiyorum, nedense daha iyi anlayarak okudum diyebilirim ama sanırım karşılaştırmak yersiz. Kampçılara oryantasyon esnasında okutulası, gezme-görme durumları üstüne enine boyuna (sanatı da aralara yedirerekten) düşüncelerle dolu bir takım şeyler.
Bazı noktalarda, 1990'lı yılların ikinci yarısından itibaren yetişkinleşmeye başlayan kafamızda elle tutamadığımız, gözle göremediğimiz fakat varlığından emin olduğumuz kavramların böylesine yetenekli eller tarafından tasnif edilişi şüphesiz ki iç mutluluğumuza da katkı yaptı.
Yani Paris'e gidip Eiffel kulesine çıkmamak, Kopenhag'a gidip Deniz Kızı'na uğramamak mümkün diyorduk, belirli bir kaç binayı değil şehri, hatta şehri değil ülkeyi tanımaktan bahsediyorduk ki insanın düşündüğü şeyi satır aralarında görmesi harika bir duygu efendim.

...

Şöyle ki; Amsterdam'a indikte...



On disembarking at Amsterdam's Schiphol Airport, only a few steps inside the terminal, I am struck by a sign hanging from the ceiling that announces the ways to the arrivals hall, the exit and the transfer decks. It's a bright yellow sign, one metre high and two across, simple in design, a plastic fascia in an illuminated aluminum box suspended on steel struts from a ceiling webbed with cables and air-conditioning ducts. Despite its simplicity, even mundanity, the sign delights me, a delight for which the adjective "exotic", though unusual, seems apt. The exoticism is located in particular areas: in the double a of Aankomst, in the neighbourliness of a u and an i in Uitgang, in the use of English subtitles, in the word for desks, balies, and in the choice of practical modernist fonts, Frutiger or Univers.

6) Can Kozanoğlu - Cilalı İmaj Devri

Kısa fakat pek doyurucu bir kitap. Evin raflarında bulundu. 14 Temmuz 2008'de (je répète: vive la révolution) Bebek Starbucks'ta başladı ve bitti. Sanırım Ekşisözlük'ten (Ergenekon misali) çıkıp, bilumum forum, sosyalleşme sitesi vb. ortama yayılarak gazı kaçan "80'lerin sonunda 90'ların başında çocuk olmak" geyiğinin, bundan 16 sene önce başka hiç bir şeye yer bırakmayacak şekilde yapılmışı. Özetle, gençler bu kitabı okumuş olsalardı keşke (dedirten)...
Kitap aynı zamanda "Pop Çağı Ateşi"nin de öncüsü. O dönemi çocuk haliyle, adını koyamadan hatırlayabilen bünyelere ilaç gibi gelen; hatırlamakla falan işi olmayanlara da içlerinden geçtikleri dönemin dışarıdan nasıl göründüğünü gösteren pek leziz bir eser. Bahsi geçen diğer kitabı da okumadıysanız eğer, önce bunu okuyun yoksa sayfa başına 3 flashback yaşarsınız bendeniz gibi.

7) Hayri Kozanoğlu - Yuppieler, Prensler ve Bizim Kuşak
1993'te biri tarafından hediye edilmiş, ben de 15 yıl sonra okumaya heves ettim. 2008 yazı, tam tarihi hatırlamıyorum ama temmuzda başladı ve bitti. Beşiktaş'ta...
1990'ların ilk yarısını anlatan, yuppie kelimesinin etimolojisinden girip görsel medyadaki yansımalarından çıkan nefis bir inceleme?
Can Kozanoğlu'nun o dönemi anlatan kitaplarının aksine, siyasete çok bulaşmayan bir eda, bir işve...
O dönemin şaşkınlık (ve bittabii tiksinti) yaratan çeşitli reklamlarının, uygulamalarının çok değil bir on onbeş yıl sonra bu kadar naif gelebilmesi de üstüne ayrıca kitaplar yazılası bir durum olarak zihinlere duhul etmekte. Galiba üstüste yakın geçmişi anlatan şeyler okumanın bu tür bir etkisi oluyor, insan kendisini bir ekstrapolasyon ürünü gibi görmeye başlıyor falan.

8) Alain De Botton - The Architecture of Happiness

Bununla ilgili upuzun "post"umuzu atmıştık zaten değil mi?
Evet nefis.

9) Naomi Klein - The Shock Doctrine

Bu hanımkızımızın No Logo'sunu yıllar önce (neredeyse çıkar çıkmaz) almıştık da okumak hala nasip olmadı. Shock Doctrine ise Ekim 2008'de Robinson Crusoe'dan alındı. Daha doğrusu ben dışarıda beklerken Z kitabı kapıp geldi yanıma. 31 Ekimi 1 Kasıma bağlayan gece Beşiktaş'ta bitti.
Sri Lanka, Şili, Rusya, ABD vs. bir dünya ülkede kapitalizmin kendisini kabul ettirmek için ne menem bir şok ve/veya doğal felaket vb. ile geldiğini ince eleyip sık dokunmuş uzun paragraflarla anlatan nefaset bir kitap. Kitabın adı da zaman zaman neredeyse hasretle anma raddesine geldiğimiz kırklı (kısmen de ellili) yılların popüler tedavi şeysi olan elektroşokla tedavi olgusuna bir gönderme.

Her şey bir yana, sırf dünya üzerinde "Instinctive Shooting International" adında bir özel güvenlik şirketinin faaliyet gösterdiğini öğrenmek bile yetti...

10) Patrick Besson - Lettre a un ami perdu

2 Kasım 2006'da Nantes'ta Durance'dan alındı. 25 Kasım 2008'de Beşiktaş'ta başladı ve 29 Kasım 2008'de Beşiktaş'ta bitti.

Senaryo bilinen türden. Bir grup genç, birinin ağzından dinliyoruz hikayeyi... Mütemadiyen aşk veya seks var (vücut varsa aşk da var denebilir mi hala emin değilim ama, hepsi birden olunca ayırmaya da çok gerek yok).
Bol haşhaş, bol eroin. Paris sokakları, boulevard de Sébastopol falan...
bir iki tane çok güzel pasaj yakaladık tabii ama baştan sonra fransızca bir şey yazmadığım sürece buraya koymak olanaksız.

11) Suat Yakup Baydur - Dil ve Kültür
Cumhuriyet Gazetesinin hediyesi, yılını bilemiyorum. 29 Kasım Pazar günü Beşiktaş'ta başladı ve bitti.

40'lı yılların bir klasik filoloji doçentinin çeşitli gazete (ulus) ve dergilere (nokta) yazdığı yazıların toplamından oluşan bir kitap. Ana tema Türk dilini sadeleştirme çabalarına getirilen eleştirilere ağız dolusu cevaplar vermek, kalan zamanda da Sevan Nişanyan benzeri etimolojik örnekler sayıp dökerek diller arasında karşılaştırmalar yapmak olarak anlatılabilir.
Epistemoloji açısından problem yok (kanka adam zaten filolog diyoruz anlamayanlar için), ancak Sevan Nişanyan dille ilgili yazarken politikaya ne kadar angajeyse Suat Yakup Baydur da o derece taraflı (taraf olmak, bir kısım entelijansiya sağolsun artık kulağa o kadar yabancı gelmiyor). Hep lanetlenen "40'lı yılların elitist jakoben kemalist aydını"ndan daha tarafsız olmamak da Sevan Nişanyan'ın problemi olsun, bizi ilgilendirmez. Kitap çok kısa, ama örneklerle dopdolu.

12) Adam Fawer - Olasılıksız

Aralık 2008'de Çırağan'da (Baba ocağı - Ana kucağı) elden teslim alındı. 23 Aralık 2008'de Beşiktaş'ta bitti.
Tavsiye üzerine okundu. Tavsiyeden de ziyade, kitabı ilk alan "en çok satanlar" baskısı sebebiyle en azından fikir sahibi olmak üzere okumuştu ve bana da aynı şekilde önerdi.
İçinde istatistik namına aman aman bir şey olmamasına rağmen ortalama sürükleyiciliği ve ağır olmayan dili sayesinde hızlıca okunan, akılda da çok bir şey bırakmayan, afedersiniz ucuz gofret gibi ne iyi ne kötü bir kitap. Bu kadar çok satmasına şaşırmamalı...
Ha şimdi kitabı çok beğenenlerden biri buraya comment yazar "abi anlamamışsın kitabı onun yazarı Harvard'dan matematik doktoralı" falan diye. Hiç boşuna gelmeyin: Kitap vasat, o kadar.

13) Yıldırım Türker - Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor - Türk siyasal kültüründen portreler

İbrahim Tatlıses'ten Muhsin Yazıcıoğlu'na, Şevket Kazan'dan Özer Uçuran Çiller'e yakın dönem Türkiye tarihinin nefis portreleri. Metis'e gazete yazısı yazmama yeminini bozduracak kadar "kitap" yazılar. Aralık 2008'de Kabalcı'dan alındı, ve aynı ay içinde, soğuğun mutfak raflarındaki tabakları çatlattığı bir günde sona erdi.

14) Marjane Satrapi - Persepolis

Bunun ikinci kısmını aslında bahar aylarında okumuştum. Amerika'dan gelmişti sanırım. Eksik kaldığı için tamamını edindik, ve aralık 2008'de Beşiktaş'ta başlayıp bitti.
Bilmeyen kalmadı zaten, konu malumunuz. İçerik nefis, İran'la Türkiye'nin aynı tarihlerdeki gidişatı hakkında da nefis paralellikler kurulabiliyor çok zorlanmadan. Hem de komşu ülkede bile olsak ramazan ayında gönül rahatlığıyla sigara içebildiğimiz yarım yamalak kozmopolit İstanbul'un bir sakini olarak kitabı okurken batılı tepkiler de verebiliyoruz kimi zaman (yaşanılan bölgeye şükretmek, ne kadar şanslı olduğunu hissetmek vb.)
Okumadıysanız alın okuyun, iki günde biter zaten. Keyifli de hem...

15) Tanıl Bora - Türkiye'nin Linç Rejimi

Z bir gün (26 Aralık) bakkala diye çıktı, elinde kitaplarinen döndü. Minicik bir kitap. Tanıl Bora bu kadarcık sayfayı 6-7 cümlede doldurmuştur dedirten cinsten. Kısacık, fakat Nazi Almanyası'nın ortamıyla Türkiye arasında bulunabilen ortakılklar vb. hayli yüklü konularla dolu bir kitap. (Yine o minicik ve dünya güzeli kitabı anıyoruz burada: Express'in Eylül 2006'da verdiği, Oscar Wilde'ın Sosyalizm ve İnsan Ruhu'su...)
Beşiktaş'ta başladı, 29 Aralık'ta Kadıköy-Beşiktaş vapurunda bitti.
Kurtlar vadisi, şiddetin pornografisi ve saire..

An itibariyle okuduğum kitap yok. 2009'un sonunda bir başka Bilan'da buluşmak dileğiyle...

02 Kasım 2008

Pubicles in the Office

Taksimde uyduruk menüsü, ortalama fiyatları ve kimisi çok rahat, kimisi de bir o kadar rahatsız koltuklarıyla tanınan, sevilen efendime söyleyeyim iki gün gitmeyince özlenen bir kafede buluştular.
7 Kişilerdi onlar - Genç adam, beyaz montlu genç adam, iphone'lu kız, sarı bandanalı kız, piercingli adam, atkuyruklu kız ve beyaz adidaslı kız.

Bu 7linin bir kısmı liseden arkadaştı, bazıları da arkadaşın arkadaşı kontenjanından dahil olmuşlardı gruba. Hepimizin defalarca içinde bulunduğu gruplardan bir farkı yoktu. İkililer halinde incelediğimizde çok yakın ve çok mesafeli ilişkiler de barındırmaktaydı elbette, ama topluca konuşurken hissedilecek kadar da değildi. Hepimizin defalarca içinde bulunduğu gruplardan bir fark bu olabilirdi mesela. İkili ilişkilerin etkisinin herkese sirayet ettiği nice 7lide bulunmuş biri olarak ben bunu çok rahat farkedebildim.

7 kişiden 4ü bira -dünyanın bu coğrafyasında bira efes demekti- içiyordu, bir kişi vişne votka, bir kişi soda, bir kişi de mojito ısmarlamıştı. Tahminlerin aksine (yani sizin tahminlerinizin), iphone'lu kız mojito veya vişne votka içmemekteydi. Buranın kokteyllerini veya içkilerini beğenmiyor da değildi. Iphone'lu kızlar da efes içebilirler. Yakında herkes iphone'lu kız ve iphone'lu erkek olunca göreceğiz zaten, sabırsızlanmayın.

Kaderin garip bir cilvesiyle falan alakası yok, tamamen istatistik bilimidir; efes içen 4 kişi yanyana oturmaktaydı.

Muhabbet derinleşirken, neden herzaman tekrarlandığını anlamadığım bir şekilde, erkekler kızlardan daha fazla konuşmaya başladı. Atkuyruklu kız elindeki soğuk bira bardağını masaya değdirerek oluşturduğu ıslak halkalardan olimpiyat sembolü yapmaya başlamıştı ki, son yarım saattir piercing'li adamı "gecenin yemi" olarak ortaya atıp egosunu masasının üzerine yayan, ve bu suretle özellikle de beyaz adidaslı kızı etkilemeye çalışan adam ona dönerek "şş kızım sustun iyice" buyurdu.

Yeterince etkilenmiş olan beyaz adidaslı kız "yoruldu o biraz" diyerek, grup dinamiğindeki çeşitli iğrençlikleri kaldırabileceğini, ve ortada dönen muhabbetten bağımsız olarak beyaz montlu genç adama tav olduğunu/olabileceğini belirtti.

[Bu esnada olayı dışardan izleyen, ve bir yandan kırmızı şarap içen başka bir genç adam "pause" a basar. Ve elindeki moleskine'e şunları yazmaya başlar:]

"Ortamdakilerden birini, ki bu birisi genelde egosu o kadar da şişkin olmayanlardan biri olur, muhabbete yem yaparak karizma perçinlemeye çalışan adamcıklar hala bitemediğine göre, kafalarımızı hepberaber masanın sağ tarafına konuşlanmış olan xx yaratıklarına çeviriyoruz şimdi. "Mallığa azmettirmek"ten müebbetler yiyesi bu hanım arkadaşlar da bitemediğine göre başımızı bu sefer de sola çeviriyoruz. Ve bütün bu durumun bize yıllardır başta Shakespeare olmak üzere çeşitli kişiler tarafından söylendiği gibi tiyatro değil, aslında bir tenis maçı olduğunu anlıyoruz. Tabii bu arada teniste kadınların kadınlarla, erkeklerin de erkeklerle maç yapmasının ne kadar büyük bir tarihi yanılgı olduğunu anlıyoruz. Gerçek tenis maçları çoğunlukla erkekler-kadınlar arasında oynanır."

[Şarap içen genç adam "play"e basar.]

Ortamın dokunulmazları, artık çift olduklarını bir tek sizin bilmediğiniz genç adam ve sarı bandanalı kızdı. Grupların üye sayısı büyüdüğü zaman kendiliğinden ortaya çıkan bu yaşam formu bu grupta da vücut bulmuş, ve takdir edilmeyle imrenilme karışımı o garip his kendilerine doğru sigara dumanı gibi akarken, doğaları gereği susarak ortamdaki artık güç çekişmesine dönme sinyalleri veren konuşmaları izliyorlardı. Yine bu yaşam formunun bir özelliği olarak arada genç adam elini sarı bandanalı kızın dizine koyarak elini tutuyor, bazen de sarı bandanalı kız genç adamın omzuna kolunu atarak hafifçe ensesindeki saçları okşuyordu. Onlar sevgiliydi. Masadaki diğer 5 kişi yazmak, yazışmak, egosunu korumak, birasını bitirmek vb. fuzuli şeylerle meşgul iken onlar buradan çıkışta "biz kaçalım" diyecekler ve eve gidip sevişmek gibi dünyadaki en fuzuli şeyle meşgul olacaklardı. Hem de bunu uzun süredir yapmaktaydılar, ve boyları boylarına, huyları huylarına, babalarının maaş bordroları babalarının maaş bordrolarınaydı.
Dokunulmazlığın kaynağı da buydu.

[genç adam "pause"a basar, ve yazmaya başlar:]

Tarihin bize öğrettiği gibi, bu "yem olma" meselesi görüldüğü kadar basit değildir. Güçlü görünmeye çalışmak bizzat bir güçsüzlük göstergesi değil midir? En çok da evde, yatakta, ya da rüyalarında, yani o an o masadakilerin göremedikleri bilemedikleri yerlerde yaralananların taktiği gibi değil midir? Öyle değilse de en çok onlara yakıştığı kesindir.
Tüm iyi niyetine rağmen doğası gereği her ortamda öne çıkmaya çalışan güzel insanlarımızı tenzih etmek gerekir bu arada. Dünya tatlısıdırlar ama vücut ve ego ölçüleri biraz büyüktür, o yüzden istemeden kırıp dökerler (hele de bir iki votka üstüste içince).
Geri kalanlar ise güçsüzlerin bir kısmıdır. Güçsüzlerin geri kalanı ekseriyetle "yem" olurlar zaten.

Dokunulmazlık sahibi olan çiftlerin bu dokunulmazlığı "güçlü egolular" nezdinde nasıl alabiliyor olduğu aslında o masadaki bütün dinamiği açıklamaya, ve beyaz montlu genç adamın ne menem espriler üzerinde yükselmeye çalıştığını anlatmaya yetecek niteliktedir.
Sofrada yanında sevgilisi olmayıp da bu muhabbete en ufak şekilde de olsa katılım göstermemiş olan kişi -daha önce de belirttiğimiz üzere- saçının yapısı gereği, atkuyruklu kızdır.
(kıssadan hisse, erkekler eğer heteroseksüel iseniz ve atkuyruklu kız sevdiyseniz, büyük olasılıkla doğru bir iş yaptınz. tabii bir kadın sevmekte olduğunuzu da unutmayınız.)
Zihni yeterince açılmamışsa eğer masa etrafına toplaşan grubun üyelerinin, saatler ilerlediği, içkiler tazelendiği, kahkahalar cıvıtmaya başladığı halde herkesi saran bir konu açamıyorlarsa geriye kalan şey işte güçlüler-güçsüzler-dokunulmazlar-etkisiz elemanlar ayrışmasına götürür.

...

Üçüncü biralar, ikinci votkalar ve mojitonun üstüne içilen votkalar da bitmeye yüz tutmuşken hala derinleşememenin verdiği keder, elem, ızdırap grup üyelerine iyice basar. Genç adam, ülke iyi giderken her gün televizyona çıkıp ülke batmaya yakın ortadan tüyen (bunun adı Enver olabilir, ne bileyim Cemal olabilir, çok istiyorsanız Talat bile olur) politikacılar gibi mesaj yazma ayağına başvurarak -evet kaçarken bile gerçek olamayarak- sözü başkalarına, herhangi birisine bıraktı. Yani bırakır. Öyle bir genç adam olmanın gereği olarak bırakır. Aslında o da iyi çocuktur. Masanın etrafındaki 7 kişiden hiçbirisi masanın etrafındaki diğer herhangi bir kişiden tiksiniyor falan da değildir, o kadar da değil yani. Binlerce kere lüzumsuz insanlarla oturdunuz hepiniz hayatınızda, gerçekten tiksindiğiniz kaç kişi oldu ki? Sevgilinizin eski sevgilisi falan gelmişse belki. Orada bile gerçek bir tiksintiden söz etmek zor. Kavramsal düzeyde bir tiksinme, libidinal tiksinme falan diyebiliriz belki. Neyse ki konumuz bu değil yoksa bu tip tiksinmeleri çok uzun anlatabilirim şu anda, nedense bu konudaki enerjim hiç bitmiyor.

İşte bu sırada "enkaz devraldık" edebiyatına girmeden, geceden maddi beklentisi de olmadığı için yaş tahtaya basma korkusu olmayan birisinin sözü açması gerekiyordu. Bu kişi tabii ki kız olmayacaktı, kızlar bu tip sessizlik anlarında cep telefonlarını kurcalar, veya içkilerinin içindeki pipete bakarak boyunlarını da hafif yana yatırarak "olduğun yerde kırıtma" diyebileceğimiz hayli zor ve takdir edilesi eylemler yaparlardı. Bu 7'lide de farklı olmadı. Kızlar kıpırdamadan kırıttılar, sarı bandanalı ve atkuyruklu hariç. Zaten geriye 2 kız kalıyordu, haksızlık da etmeyelim.

Piercing'li genç adam söze girdi. İlginçti de anlattığı şey üstelik. Geçen gün başka bir masada bir olay anlatırken, ofislerdeki bölmeleri tarif etmek için çok uğraşmış ve kenardakilerden birinin "haa cubicle diyosun" yorumuna "hah evet işte cubicle diyolar hani" diyerek onay vermişti. Şüphesiz orada anlattığı olayın tamamını burada anlatmayacaktı, ama cubicle dünyası üzerine bir şeyler anlatıp cubicle'ın türkçesinin ne olduğunu sormayı düşünüyordu bir yandan da, konuyu bir yere bağlayabilmek için. Bir anda masada olumlu bir enerji oluşmuş, ve ilgi tekrar masanın hafif üzerinde bir noktada toplanıvermişti. Ortamın cazibesi artınca eski kaygılar/hedefler tekrar alevlenmiş, ve genç adamın harekete geçmesini gerektirmişti.
Kafasını kaldırdı ve "pubicle değil mi olm o? pubic'ten geliyo hani?" dedi.
Piercing'li adam ona doğru döndü, sarı bandanalı kız dayanamayarak mojito'sunun üzerine içtiği votkayı püskürttü............


[aynı melodi dördüncü kez çalar, genç adam "pause"a basmayı unutur, kalemi bırakır, yanındaki siyah gözlüklü kadını boynundan öper, "bir saniye" diyerek telefona uzanır...]

02 Ekim 2008

Bayan Padruga

Girişinde tüylü ayıların, peluş şapkaların ve takıların satıldığı bir işhanının en üst katındaki hastane beyazı bir odada tanışmıştı bayan Padruga'yla. Her gün aynı saatte gelip aynı köşeye oturur, elindeki -her seferinde farklı olan- kitabı veya dergiyi karıştırıyormuş gibi yaparak dikkat çekmeden onun asansörden inip odanın kapısına doğru yürüyüşünü seyrederdi. Bayan Padruga tek merhabasını herkese eşit olarak paylaştırmaya çalıştığı için bu kısa süredeki paylaşımları ciddi bir boyuta gelemedi hiçbir zaman. Yine de en azından terapi süresince konuşabildiklerine şükrediyordu bay Drug. Kalabalıklar içinde çok konuşmayı sevmediği için, konuşurken mutlaka komik bir şeyler anlatması gerekiyormuş gibi hissettiği için bu terapiye ihtiyacı olduğunu düşünmüştü, ve şimdiyse bayan Padruga'nın varlığı nedeniyle iyice suskunluğa itmişti kendisini. Gruptakilerden bir kaçını gıyaben tanısa da kendisini rahat hissetmiyor, az çok tanıyabildiği tek kişi olan Boris'in varlığı bile onu daha çok konuşmaya ve bayan Padruga'ya hiç olmazsa kendisiyle ilgili biraz fikir vermeye itemiyordu.
Yabancısı olduğu bir konu konuşulan veya ortamda henüz yeterince tanınmayan, üstüne üstlük orada bir misyon gereği oturan tüm insanların seçtiği yola başvurdu o da: dönen konu üzerinden bilgi toplayarak beklenmedik çıkışlarla ve şakalarla ilgi toplamak, bu yolla bir yandan grupla sosyalleşirken bir yandan da hedefe çeşitli oklar göndermek. Bu taktiğin hemen aklına gelebiliyor olması, herkesten farklı bir şey yapmıyor olduğunu kendisine hatırlatsa da başka şansı yoktu, bu sefer de böyle olsundu.
Günler ayları kovalarken, Boris olsun, Dunia olsun, pek fazla yüzünü göstermeyen Natalya olsun, hepsi bayan Padruga'yla mesafeli fakat sıcağımsı bir ilişki kurmuş, terapiyi biraz daha keyifli hale getirmişlerdi.
Artık Drug konuşurken çok utanmıyor, hala kimsenin -hele de bayan Padruga'nın- gözlerine bakmasa da, en azından bazı cümleleri kendisi başlatabiliyor, ve cevap vermek dışında da bir şeyler yapabildiğini gösteriyordu nihayet. Bir şey dikkatini çekse de, bunu çekingenliğini kırmaya başlaması sayesinde içine dolan mutluluk ve heyecanın yarattığı bir halisünasyon olarak yorumladı bir süre. Bayan Padruga kendisi bir şeyler söyleyince daha mı dikkatli dinliyordu ne?
Ama hayır, o herkesi dikkatle dinlerdi, herkese gülümserdi elbette. Tam bir budalaydı işte Drug. Kocaman, karanlık ve çelik gibi sert zırhında ufacık bir delik açıldı diye, herkesin en baştan beri davrandığı şekilde davranabildiği anlar oldu diye nasıl olur da bayan Padruga'nın kendisini daha iyi dinlediği gibi en yakınlarının bile kahkahalarla güleceği şeyler düşünebilirdi ki?
Bu hala geçmeyen, tanık olduğu bütün pisliklere, öğrendiği bütün oyunlara, hayatın ardı ardına vurduğu bütün tokatlara rağmen yaşamını sürdürmeye devam edebilen çocuksuluğundan nefret ediyordu işte. Haftalar aylar geçmiş, terapide epey mesafe kat etmiş olduğu halde yine dönüp dolaşıp böyle gülünç bir fikre varmıştı en sonunda.
O hafta bütün ümidi kırılmıştı, ve sekiz ay sonra ilk defa o akşam evde tek başına içki içti saatlerce...
Yemeden içmeden kesilmesi ve terapiye ilgisinin azalması bayan Padruga'nın da dikkatinden kaçmamış, ve Drug'un zar zor attığı sosyalleşme bağlarını tekrar zayıflatan önemli bir
engel teşkil etmeye başlamıştı.
Tam bu sıralarda seans aralarında, seans sonunda ve hatta seans olmayan günlerde de konuşmaya başlamaları ikisi için de beklediklerinden daha faydalı oldu, ve sonuçta kendilerine olduğu kadar terapiye de katkı sağladı. Bu ani değişim çok kısa süre içinde olmuş, ve Drug daha ne olduğunu anlayamadan her gün aradığı, ve olmadığında eksikliğini hissettiği bir hale bürünmüş; ilk haftalardaki fikirlerinin o kadar da gülünç olmadığını farketmesini de sağlayarak kendine güvenini artırmış, onu artık bambaşka bir insan olduğunu sanmak gibi devasa bir yanılgıya itecek kadar sevindirmiş ve heyecanlandırmıştı. Ve Drug artık sevinçlerinin ve heyecanlarının başkalarına anlatıldıklarında kahkahalarla karşılanıp karşılanmayacağıyla ilgilenmiyordu bile. Bu terapinin iyi gitmesiyle de açıklanabilirdi, hatta bayan Padruga böyle açıklayacaktı muhtemelen. Ama Drug sebebin bu olduğunu duymak istemediği için bu konuyu hiç açmıyor, terapi sürecine katılımının arttığına veya tepkilerinin daha olumlu geldiğine ilişkin yorumları sessizce geçiştirerek inanmak istediği gerçeği, en azından içinde tutabildiği kadar canlı tutmak istiyordu. Ve bütün bunları Boris'e bile anlatamıyordu. Yok yok, terapi işe yarasaydı en azından Boris'e anlatırdı; ve sormak isterdi bütün bunların az da olsa doğru olup olmadığını. Boris kendisine Natalya'dan bahsetmemiş miydi ya? Bu kesinlikle terapinin işe yaramadığının en sağlam kanıtıydı. Bayan Padruga yüzünden oluyordu bütün bu değişimler. O ise herzamanki sıcak ama umursamaz tavırlarıyla terapiye ayırdığı minik konuşmaları ve sosyalleşirken öğrenilen davranışları eşit olarak dağıtıyor, Drug da herkes kadarını alarak bununla yetinmeye çalışıyordu. Boris'le konuşsa ona bir de seanslar dışında bayan Padruga'yla konuşup konuşmadığını sormak isterdi? Çünkü terapi boyunca yaptığı kıyaslamalardan sonra elinde koca bir hiç vardı.
Bir süre sonra bunu sadece kendisinin yaşadığını öğrenecek, üstelik bunu bizzat bayan Padruga'dan öğrenecek, ve o andan sonra bütün konuşmalara, merhabalaşmalara, karşılaşmalara bakışı değişecekti. Tamamen aynı konuşmaları yaptıkları anlarda dahi ikisi de bir daha asla eskisi gibi umarsız davranamayacaktı birbirlerine karşı.
Konuşmalar gittikçe hızlanmaya, hızlandıkları halde daha da uzun sürmeye başladığı noktada, Drug, kendisine hal hatır soranlara rüyada uçurumdan düşermiş gibi olduğu zamanki hisleri uyanıkken hissettiğini, ve bunun nasıl sonuçlanacağını hiç bilememekten ötürü de tuhaf bir keyif aldığını anlatmaya başlamıştı. Kimse kahkahalarla gülmemişti bu sefer ama, bunun sebebi bu kez durumu gülünç bulacak kadar bile anlayamamalarıydı. Drug arkadaşlarını düşündü. Acaba hiç uçurumdan düşecek gibi olmamışlar mıydı uykularında? Ya da bunu sadece uyurken mi yaşamışlardı hayatları boyunca. More'yi arayıp sormak istedi, ama o bilemeyebilirdi. Onun zırhı da Drug'dan daha ince değildi hani. Beria? Beria bilebilirdi belki. Ama o da konuşmazdı böyle şeyleri.
Drug düşüşün güzel hissettireceğini seziyordu. Kaderin çeşitli cilveleri sonucunda bayan Padruga'yla çeşitli yerlerde yapabildikleri konuşmalar sırasında bu hissi iyiden iyiye pekişti. Terapi falan umrunda değildi artık. Çok da işe yaramamıştı ya, artık Drug'un da pek ihtiyacı kalmamış gibiydi böyle şeylere. İronik bir biçimde, bu da katılımını ve aldığı keyfi iyice artırmış, bayan Padruga açısından oldukça başarılı bir görüntü çizmesine sebep olmuştu. Tabii henüz hiçkimse -Boris bile- paralel terapinin farkında değildi. Hoş bütün bunlar olurken her şeyin farkında olan var mıydı acaba? Varsa kimdi? Drug'un ailesinde açıkça ateist olduğunu söyleyen kimse yoktu, o da açıkça dile getirmese de kontrol edildiğine olan inancı doğasıyla sınırlıydı. Galiba doğası farkındaydı her şeyin, ancak kendi doğasıyla arasında bu kadar mesafe olması yanlış değil miydi? Yine de bu koşullarda en iyisi kendisini onun ellerine bırakmak olacaktı.

Gürültülü bir sokağın merdivenlerine bakan pencerenin önünde sigarasını yakmış ve az önce yaptığı hareketi düşünüyordu. Acaba yanlış mıydı? Yeterli miydi?
Yeterli değildi tabii ki. Nasıl da berbat etmişti her şeyi. Yine o aptal çekingenliği baskın gelmiş, hiç yapmamış olmanın daha iyi olacağı o kahrolası pişmanlık çukuruna atıvermişti Drug'u.

Tam o anda bayan Padruga kalktı, yavaşça yanına geldi, ve deminkinden çok daha uzun bir öpücük kondurdu dudaklarına. "Bu anı iyi hatırla" dedi...

29 Eylül 2008

"You should have fucked her"

Geçen S. aradı ve tam o sırada cep telefonumun anteni çıktı yerinden. 2002'de de olmuştu benzer bir şey, hatta bir midibüsün en arkasındaki beşliydik o sıralar, ve telefonun ekranı hem başaşağı hem de aynadan yansıyormuşçasına ters gösteriyordu görüntüyü. Bir ay kadar sonra da hamamdan hallice bir yüzme havuzuna girmişti voleybol oynamak için telefonum.

Ergün diye bir arkadaş vardı, meslek lisesi çıkışlılar gibi 10 parmak sms yazardı. Beşiktaş - Fenerbahçe maçı için girdiğim kuyrukta telefonumu çaldırdıktan sonra bir iki gün onun telefonuyla idare etmiştim, hoş o sıra mesaj atacak çok kişi de yoktu ama iletişimsizlik kötü şey. İlişkilerin en muhtemel dinamiti.

Panasonic kullanıcılarının Nokia'yla çekebileceği acılar hakkında ilk fikirler o zaman oluşmuştu kafamda. Yanlış kişiyle evlenenlerin yaşadığı şey buna benziyor herhalde. Düşünsenize Nokia gibi bir kadınla evlendiğinizi...

Boşluk olması gereken yerde cümleyi bitiren, daha fazla konuşmayı anlamsız kılan noktalar oluyordu.. Hatta cümlenin bitmesini bile beklemiyorlardı noktalar... her yazının her yanında iki ve üç nokta koyma huyum da aynı dönemde başlamıştır. Kendinize özel sanmayınız yani, inanmıyorsanız yemeksepeti çalışanlarına sorunuz.

Panasonic'i yeni çalınmış gencin dramını açıklama amacı güden örnek mesaj:

"ABi.ben.ertu.okuldayim.cikiSta.BURakLara.gidicez.gelsene.sen.de"

İşte, dahi anlamına gelen "de" leri ayırmayı bile ihmal etmemeye çalışırken bunları gönderiyordum karşımdakine. Yani karşımda olan değil de, hattın öbür ucundaki, uydunun öbür izdüşümündeki, köprünün öteki yanındaki, herneyse, arkadaşıma...
"O telefon neler gördü, kimlere ne mesajlar attı" boyutu, hakkında iki çift laf etmeye bile değmez gibi görünüyor. Sevmek için fazladan bir neden tabii, ama insanın sevesi olunca böyle nedenler nedensiz çıkıveriyorlar sağdan soldan.

Kasası Japonya'da, pili İngiltere'de, şarj aleti Türkiye'de, kitapçığı Polonya'da üretilen 1*4*12 cm.lik bir kutu daha fazla yer kaplayabilir miydi acaba hayatımda?

Benim kendisine karşı mesafeli bir duruşum oldu aslında hep, ama yine de pek çok şaşkınlığımı, üzüntümü, kavgamı ona borçluyum. Kafa karışıklıklarım ve sevinçlerim benim eserim, onlar için kredi vermem aletime -alet burada telefon anlamında- bir kısmını yaşarken bana yardımcı olmuş olsa da.
Bilgisayarın solunda tutarım hep cep telefonumu, fakat çalınca sağ elle açarım. Araba kullanırken de herkesin yaptığının aksine sigarayı sol elde, telefonu sağ elde tutarım, ve sigara tutan sol elle değiştiririm vitesi. Bunu yaparken, kazağın tek kolunu koluna geçirip diğerini boşta bırakarak özürlü taklidi yapan ortaokullu çocuklara benzerim. Kimbilir kaç kadın o yüzden kırmızı ışıkta dururken benimle tanışmaktan son anda vazgeçmiştir. Hani bir de telefonu kıpırdatmama inadımdan vazgeçsem...
Ha bu arada yürürken de telefonum hep sol cepte durur ve çalınca mutlaka sağ elle açarım. Sokakta da çok kişiyle tanışamadığımı tahmin edersiniz artık.

Telefonum eskidir benim, kızlık soyadında ince ünlülerin hepsinden birer adet bulunan annemin akrabalarından birinin tam adını mümkünatı yok kaydedemem. 8-10 karakter alır, gerisine karışmaz. Contact list'miş, fotoğrafmış hak getiredir. Ayda yılda bir bekleme kuyruğuna kitapsız girme gafletinde bulunduysan açar telefon defterini karıştırırsın; facebook'taki "memory challenge", "can you remember which girls from highschool have you fucked" benzeri puzzle'lara benzer. Selim kimdi? Hande acaba hangi Hande? gerçekten Ayberk diye birini tanıyor olabilir miyim? soruları üşüşür beynine.
Hele yurtdışında falan tanışıp, yanına kimin nesi olduğunu not etmek gereken isimler hepten ümitsizdir. Mecburen ülke kodlarını ezberlersiniz ki Hamburg'u arayacağınıza Zagreb'deki Stefan'ı aramayasınız.
Bu paragraf sizi yanıltmasın yine de, ismi STE harfleriyle başlayan bir dolu tanıdık oldu gerçekten ama bu kaderin bir cilvesi. Yoksa benim telefonum bir zula görevi görmez hiç bir zaman. "Bir gün yalnız kalırsam mesaj atarım, buluşur iki içki içeriz, sonra da kimbilir.." kontenjanından ismi yazılan kimse olmadı henüz. Bu bir telefon için iyi bir şey midir bilemiyorum, belki telefonun yakınındaki kimi kimseler için. O da belki...

Bütün bu sürenin sonunda, eğitim ve gelir seviyesi düşük ülkelerin ve kitlelerin cep telefonuna diğer gruplardan daha düşkün olduğunu gösteren bir araştırmaya denk geldiğimde çok sevinmiştim. "Yaşasın ben o görmemişlerden değilim" duygusu.
Yakın gelecekte değişecek gibi görünüyor telefonum. Değişerek gelişecek. Şimdiye kadar yaradığı işlere benzer şeylere yarayacaksa değişmesine de çok gerek yok gibi ama ömür çiçek kadar narin. Yine o hazin son.. Her şeyde olduğu gibi.

Yazıda herhangi bir mantık hatası yaptıysam: 0533 242 .. ..
arayınız.
Numaramın kalan kısmını bilmiyorsanız sorunuz, öğreniniz.
Yazıyı çok beğendiyseniz aramayınız.
Fuckbuddy iseniz de aramayınız.
Kontörünüz yoksa, veya benimle gerçekten bir şeyler konuşmak istiyorsanız evden arayınız.
Evde yoksam, sinyal sesinden sonra mesaj bırakınız.
Onu da yapamıyorsanız, yazının altına yorum bırakınız.

(yorumları özleyen blogger serzenişi.
E.G. 29.09.2008 Beşiktaş - İSTANBUL)

24 Eylül 2008

The Secret Art of Furnishing Your Life






my own selections of me, from "The Architecture of Happiness" from Alain De Botton...
Ağustos 2007 Hamburg - Eylül 2008 Beşiktaş

Yine muhteşem bir kitapla karşınızdayız. Londra, Paris, Roma, Berlin, gibi büyük ve zengin başkentlerde, veya tarihi mirasını tüketmemiş, yirminci yüzyılı zengin ülkelerin parçası olarak geçirmiş Münster, Utrecht, Nice, Portofino, gibi şanslı küçük şehirlerde, veya ne kadar tüketseniz de tarihi mirası bir türlü bitmeyen İstanbul, Kudüs, Kahire, Atina gibi şehirlerde yaşayanların günlük bazda karşılarına çıkan bir takım güzelliklerin derinlemesine eşelendiği bir eser aşağıdaki alıntıların yapıldığı yer.

"Bir evi güzel kılan nedir?"
"Yeni evlerin pek çoğu neden çirkin?"
"Estetik üzerine neden bu kadar çok tartışıyoruz?"
"Minimalizm bizi süslemelerden daha çok mutlu edebilir mi?"

Gibi her bireyin içinde yara olan önemli hususlara sanata, tarihe, doğaya, ve insana bakarak cevap arayan De Botton kişisinden alıntıladığım güzide paragrafların seyrine davet ediyorum sizleri:

"The Significance of Architecture" bahsinde, tasarladığımız iç ve dış mekanların üzerimizdeki etkileri üzerine:

"Even when we have attained our goals, our buildings have a grievous tendency to fall apart again with precipitate speed. It can be hard to walk into a freshly decorated house without feeling pre-emptively sad at the decay impatiently waiting to begin: how soon the walls will crack, the white cupboards will yellow and the carpets stain. The ruins of the Ancient World offer a mocking lesson for anyone waiting for builders to finish their work. How proud the householders of Pompeii must have been."

Status Anxiety'deki Antik Kalıntılar, ölümlülük ve bunların bireyler üzerindeki etkileri mevzuundan hareketle isabetli bir tespit yapan De Botton, benzer şekilde The Art of Travel'da da kendisine haklı olarak yer bulan "Tatil yerine varıldığı an başlayan incecik hüzün" benzeri duyguyu evlere/inşaatlara taşıyarak kalbimizi fethediyor. Öyle olur evet, IKEA'dan dünyaları alıp gelirsin eve, her şey monte edilip yerine yerleştirildikten sonra "Oh be ne güzel oldu!" deyip peynir-ekmek tıkınmaya mutfağa yollanırsın. Hayat işte... (Kadınlar hakkında da atıp tutardım şimdi ama bu yazı temiz kalsın, yoksa biliyorsunuz...)

"The Significance of Architecture"dan devam ediyoruz. De Botton, Venedik'lilerin dünyanın en güzel şehirlerinden birinde yaşıyor gibi görünmediklerini farkeden John Ruskin'den bir alıntıyla binaların kimi zaman ruh halimizi nasıl olup da zerre kadar etkileyemediğini hatırlattıktan sonra,
sadece mutluluk/mutsuzluk değil, çok daha öze değin, daha esas karakteristikleri de yerinden kıpırdatamadıklarını hatırlatıyor bize. Güzel binalara ilişkin bir şeyler okuyalım diye niyet ettiğimiz kitap bizi üzmeye and içmiş durumda:

"Not only do beautiful houses falter as guarantors of happiness, they can also be accused of failing to improve the characters of those who live in them.
It seems reasonable to suppose that people will possess some of the qualities of the buildings they are drawn to: to expect that if they are alive to the charm of an ancient farmhouse with walls made of irregular chiselled stones set in light mortar, if they can appreciate the play of candlelight against hand-decorated tiles, can be seduced by libraries with shelves filled from floor to ceiling with books that emit a sweet dusty smell and are content to lite on the floor tracing the knotted border of an intricate Turkoman rug, then they will know something about patience and stability, tenderness and sweetness, intelligence and worldliness, scepticism and trust. We expect that such enthusiasts will be committed to infusing their whole lives with the values embodied in the objects of their appreciation.
But, whatever the theoretical affinities between beauty and goodness, it is undeniable that, in practice, farmhouses and lodges, mansions and riverside apartments have played host to innumerous tyrants and murderers, sadists and snobs, to characters with a chilling indifference to the disjunctures between the qualities manifested in their surroundings and in their lives.
Medieval devotional paintings may try to remind us of sadness and sin, they may seej to train us away from arrogance and worldlu pursuits and render us properly humble before the mysteries and hardships of life, but they will hang in a living room without active protest while butlers circulate the finger food and butchers plot their next move.
Architecture may well possess moral messages; it simply has no power to enforce them. It offers suggestions instead of making laws. It invites, rather than orders, us to emulate its spirit and cannot prevent its own abuse.
We should be kind enough not to blame buildings for our own failure to honour the advice they can only ever subtly proffer."

Bu satırların akabinde, Ceausescu'nun sarayına koşuyoruz zihnimizde. Hoş, o mimarinin hangi tür bir ev sahibi olabilirdi diye de düşünülebilir, ancak hiç değilse etkileyici konutlarda yaşayanların belli ölçülerde etkileyici olmalarını beklemek hakkımızdır diye düşünüyorum.

"In What Style Shall We Build" bölümümüzde;
Postmodernizmin modernizmden kopamamasını hatırlatan bir biçimde, modernizmin de romantik unsurları (çelişkileri?) olabileceği, ve bunun bittabii mimaride de gözlemlenebileceği hakkında:

"Despite their claims to a purely scientific and reasoned approach, the relationship of Modernist architects to their work remained at base a romantic one: they looked to architecture to support a way of life that appealed to them. Their domestic buildings were conceived as stage sets for actors in an idealised drama about contemporary existence."

Kitap okuyucusunun yorumu "insanoğlu =)" olmuş.

"The advantage of shifting the focus of discussion away from the strictly visual towards the values promoted by buildings is that we become able to handle the talk about the appearance of works of architecture rather as we do wider debates about people, ideas and political agendas.
Arguments about what is beautiful emerge as no easier to resolve, but then again no harder, than disputes about what is wise or right. We can learn to defend or attack a concept of beauty in the same way we might defend or attack a legal position or an ethical stance. We can understand, and publically explain, why we believe a building to be desirable or offensive on the basis of the things it talks to us about.
The notion of buildings that speak helps us to place at the very centre of our architectural conundrums the question of the values we want to live by - rather than merely of how we want things to look."

Çeşmelere, camilere merak salmıştım bir dönem. Merak derken, arabayla yanından geçerken farketmek ve orada bir tarihi eser olmasını takdir ederek yoluna devam etmek türü bir meraktan bahsediyorum. Yine de "farketmek" işinin hayattaki pek çok şey için ilk adımlardan biri olduğunu unutmadan eleştirmek lazım illa eleştireceksek. Yine aynı dönemde, bir kaç kişiye tamamen uygun kontekstlerde camilerden bahsederken dünyanın en güzel camilerinin olduğu şehirde (veya ülkede) yaşadığımız için çok şanslı olduğumuzu söylediğimi hatırlıyorum. Karşı çıkılmıştı bu söylediklerime, zira o sıralar sadece sağa sola merak salmakta olan bendeniz değil, etrafımda bulunan ve bu tip konuşmaları yapabileceğim kişiler de ergenlerdi, ve maddenin yapısı gereği karşı çıkıyorlardı. Bütün bu ahval ve şerait içinde kimse karşıma "Dünyada başka cami mi gördün?" benzeri elle tutulur soru veya cevaplarla çıkmamıştı elbette. Kısır diyaloglarla teneffüs dakikaları tüketiyorduk ve hiçbirimiz bundan şikayetçi de değildik. Savunmuştum yine de söylediklerimi... Yukarıdaki paragraftaki kadar derli toplu bir dürtüyle olmasa da, camilerin güzelliğinin nasıl bir İstanbul'da yaşamak istediğime dair, yaşanan dönemin yaşanan şehre nasıl etki etmesini isteyebileceğime dair bir şeyler hatırlattığını, hissettirdiğini hatırlıyorum. Her şey bir yana, sanırım o konuşmaları da bir tek ben hatırlıyorum. Hayat işte... (Kadınlardan bahsetmek mi? Çok beklersiniz.)

"Talking Buildings" bölümünü karıştırıyoruz şimdi de:
"Insofar as buildings speak to us, they also do so through quotation - that is, by referring to, and triggering memories of, the contexts in which we have previously seen them, their counterparts or their models. The communicate by prompting associations. We seem incapable of looking at buildings or pieces of furniture without tying them to the historical and personal circumstances of our viewing; as a result, architectural and decorative styles become, for us, emotional souvenirs of the moments and settings in which we came across them."

Kültürün -afedersiniz- monolitik bir üslupta cereyan ettiği günümüzde ve en azından yakın gelecekte mobilyalarımızın da binalarımızın da birbirine gittikçe daha çok benzeyeceği muhakkak. Bu bakımdan bizim değilse de çocuklarımızın veya onların çocuklarının bu konudaki deneyimleri incelemeye değer olacak. Bizimki şimdilik sadece Hürriyet'in verdiği Arcoroc yemek takımına veya eşe dosta gidince görülen bir takım IKEA elinden çıkma mobilyaya tepki vermek oluyor; ve bunun dışında kalan her şey yukarıdaki paragrafın konusu olabiliyor. Yine de mimaride genel anlamda binalar/objeler etrafında oluşturduğumuz imgelerin karşılaşma anındaki içsel durumumuzdan ziyade o bina/objeye karşı önyargılarımız ve kabul etmeye dünden razı olduğumuz değerlerle ilgili olduğunu, ve bu değerleri oluşturan unsurun da kişisel tecrübelerimizden ziyade dönemin getirdiği bilgi birikimi ve düşünüş biçimiyle oluştuğunu düşünüyorum. He paragraf nefis mi? Nefis.

"Ideals of Home" bölümünden:

"In turn, those places whose outlook matches and legitimates our own, we tend to honour with the term "home". Our homes do not have to offer us permanent occupancy or store our clothers to merit the name. To speak of home in relation to a building is simply to recognise its harmony with our own prized internal song. Home can be an airport or a library, a garden or a motorway diner."

İşte kitaba isminin anlamını veren satırlar. Ne kadar çok insanın abuk subuk yapılara "evim" demek zorunda kaldığını düşününce hele de... Bir o kadar çok insanın da "evim" dedikleri yerde diğer insanlara hayatı zindan ettiğini falan düşününce daha korkutucu oluyor aslında. Ceausescu'nun sarayını hatırlayıp susuyoruz. Evlerin ne kabahati var demiştik değil mi?
"Homeless" bahsi de açılmaya değer konunun tam bu anında. Hani kim, kimi hangi hakla evsiz diye tanımlayabilir sorusunun bulunamayan cevabı, ve evsiz yaşayanlara hayallerindeki evleri sorsak alacağımız farklı cevapların yelpazesinin genişliğini düşünmek gibi...
Ha bu arada bu son cümle, "Aslında evsizlere evsiz demek politically incorrecttir o yüzden demeyelim, hem home can be an airport or a library" gibi postmodernizm kisvesi altında yumurtlanan vecizelerden biri olsun diye çıkmamıştır klavyemden, bilginize...

"There is no necessary connection between the concepts of home and of prettiness; what we call a home is merely any place that succeeds in making more consistently available to us the important truths which the wider world ignores, or which our distracted and irresolute selves have trouble holding on to.
As we write, so we build: to keep a record of what matters to us."

"A perplexing consequence of fixing our eyes on an ideal is that it may make us sad. The more beautiful something is, the sadder we risk feeling, so that standing in front of a painting by Pieter de Hooch of a grave-faced little boy diligently bringing his mother some loaves of bread, or of John Wood the Younger's Royal Crescent in Bath, we may find ourselves not so far from tears.
Our sadness won't be of the searing kind but more like a blend of joy and melancholy: joy at the perfection we see before us, melancholy at an awareness of how seldom we are sufficiently blessed to encounter anything of this kind. The flawless object throws into perspective the mediocrity that surrounds it. We are reminded of the way we would wish things always to be and of how incomplete our lives remain."

Ünlü bir şair/yazarımız, Salzburg'da gezerken güzellikten ağladığından bahsediyordu bir yazısında. Orta Avrupa'nın bu konuda daha yetenekli olduğu kesin. Ben ağlamamıştım, ama Karlovy Vary gerçekten gördüğüm bu kadar yer içinde kusursuzluk açısından birinciydi. Güzelliğin tanımını kusursuzlukla eş tutmak meseleye dar bakmak anlamına gelir, o yüzden en güzeliydi demiyorum henüz. Bir gün ölüm tarihimi elime verirlerse oturur liste yaparım, o zaman anlaşılır.

"Endeavouring to purchase something we think beautiful may in fact be the most unimaginative way of dealing with the longing it excites in us, just as trying to sleep with someone may be the bluntest response to a feeling of love.
What we seek, at the deepest level, is inwardly to resemble, rather than physically to possess, the objects and places that touch us through their beauty."

Hala "Ideals of Home"dayız. Bu satırlara bağlı kalırsak eğer, en azından heteroseksüel cinsellikte kadını/erkeği güzel bulmadığımız ortaya çıkıyor. Güzellik değil o, başka bir şey. Nasıl ki çikolata yediğimizde tadımız güzelleşmiyorsa, kadınla/erkekle sevişince de o güzelliğe sahip olmuyoruz. Zaten o kadar güzel bir insanla karşılaşınca da, sevişmenin yanısıra o insana benzemeye de çalışıyoruz. Yazar burada haklı galiba, hem bayrağa da seslenmiyor, daha ne?

"Our understanding of the psychology of taste can in turn help us to escape from the two great dogmas of aesthetics: the view that there is only one acceptable visual style or (even more implausibly) that all styles are equally valid. A diversity of styles is a natural consequence of the manifold nature of our inner needs. It is only logical that we should be drawn to styles that speak of excitement as well as calm, of grandeur as well as cosiness, given that these are the key polarities around which our own lives revolve. As Stendhal knew, "There are as many styles of beauty as there are visions of happiness."

Bu bölüme kaliteli müzik dinlemek ile ilgili döktürdüğümüz yazıda değinmiştik naçizane. Kalitenin şüphesiz sözkonusu olduğunu, fakat tek bir şey olmadığını hatırlamak açısından hatırlanası bir paragrafımız bu da...

Yeni arayışlardan vazgeçmeyen, keşiften keşfe koşan arkadaşlarımızın yüreğine su serpecek şu satırlara davet ediyorum şimdi de sizi... İşte bütün bu çabalarının zihinsel altyapısının mimarideki yansıması:
"The clashes and evolutions in our sense of what is beautiful may be painful and costly, but there seems little chance of insulating ourselves from them entirely: of producing chairs or sideboards, for instance, which could be guaranteed to provoke a unanimous or permanent aura of charm. Clashes of taste are an inevitable by-product of a world where forces continually fragment and deplete us in new ways. As long as societies and individuals have a history, that is, a record of changing struggles and ambitions, then art, too, will have a history - within which there will always be casualties in the form of unloved sofas, houses and monuments. As the ways in which we are unbalanced alters, so our attention will continue to be drawn to new parts of the spectrum of taste, to new styles which we will declare beautiful on the basis that they embody in a concentrated form what now lies in shadow within us."

"The Virtues of Buildings" deyiz an itibariyle.

"Yet architecture has repeatedly defied attempts for it to be set on a more scientific, rule-laden path. Just as the secrets of good literature have not been forever unlocked by the existence of Hamlet or Mansfield Park, so the works of Otto Wagner or Sigurd Lewerentz have done nothing to reduce the proliferation of inferior buildings."

E haliyle. Öyle olsa biz bu devirde yeşil minareli, alüminyum folyo kaplı kubbeleri olan hilkat garibelerini dini bina adı altında inşa etmeyiz değil mi?

"We might learn to put names to the virtues of buildings as these philosophers have done to those of people, carefully pinning down the architectural equivalents of generosity or modesty, honesty or gentleness. Analogising architecture with ethics helps us to discern that there is unlikely ever to be a single source of beauty in a building, just as no one quality can ever underpin excellence in a person. Traits need to arise at congruous moments, and in particular combinations, to be effective. A building of the right proportions which is assembled out of inappropriate materials will be no less compromised than a courageous man lacking in patience or insight."

Böyle bir jargonumuz olsa elimizde, daha rahat eder miydik acaba? Ya da muhafazakar sağcı belediye başkanı tipler çıkıp yıkmayı planladıkları binalara çeşitli karakter özellikleri atfederler miydi canlı yayınlarda?
Çok zor bir çalışma, ancak belki de vardır bilemiyoruz. Farklı dönemlerde farklı amaçlarla yapılmış binaları karşılama olanağımız da olabilirdi böylece elimizde. Sonra bir Amerikan üniversitesi bunu bir diyagrama dökerdi ve böylece dünyadaki bütün -sözgelimi- heybetli ve mağrur binaların listesini çıkarırlardı 1-Ayasofya 2-Chrysler Building 3-Parthenon gibilerden..
Hatta bütün polarizasyonlara isim verip derecelendirdikten sonra, onların kombine halleriyle de isimler yaratabilirdik ki asıl kazanç da o noktada gelirdi. Yani, 10'luk skalada heybetlilik puanı 4, yumuşaklık puanı 7 ve kullanışlılık puanı 5 olan bir bina "erken 20.yy devlet dairesi" gibi bir etiket alabilirdi, ve mimari hocaları da çizim isterken bu etiketleri kullanabilirdi. Bu arada bu fikri Hearts of Iron adlı oyunun devletlerin politik durumunu belirlemek için kullandığı diyagramdan aynen çaldığımı belirtmek istiyorum. Türkiye paternal autocrat mesela, ve totalitarizmden iki adım demokrasiye doğru kayınca social conservative oluyor falan, onun gibi. Ama işe yarıyor bak, bize nazizmin asıl karşıtının stalinizm değil, sosyal demokrasi olduğunu hatırlatıyor, en azından düşündürüyor. Binalar için de bunu yapabiliriz ki bu da az şey olmaz hani. Türkiye olarak dünyaya nefis bir katkımız olur, sonra bir kaç yüzyıl huzur içinde yerimizde sayabiliriz.
Böyleyken böyle...

"Over generations, these codes prevented architects from using their imaginations; they handcuffed them to a narrow palette of acceptable materials and forms, and, like the institution of marriage, restricted choice in the name of delivering the satisfactions of restraint."

Yazar, mimaride de, edebiyatta olduğu gibi komplike ve sofistike olanın daha iyi olduğu yönündeki önkabulümüzün aksine çoğu binanın yüzyıllardır sahip olunan mimari karakteristiği çok da değiştirmeyen, malzeme gelişiminin ötesine taşımayan bir basitliği ve tekdüzeliği olduğundan bahsederken evlilik kurumuyla ilgili nefis bir tespit de yapıveriyor ve yüksek lisans mülakatlarından birinde bir punduna getirip "evlilik yasal fuhuştur" deyiveren blog sahibi kişi sırf bu nedenle burayı alıntılıyor.
Korumaya ve geliştirmeye çalıştığımız kurumlar/sistemler/süreçler üretken olduğumuz alanlarda da bizi gelişmeye ve güzelleşmeye iten şeyler olmalıdır diye düşünüyorum. Bizi taklitten öteye götürmeyen anlayışları alıp hayatımızın orta yerine koyarak bunun üstüne bir de duygusal/cinsel hayat geliştirince olmuyor pek. Zaten güzel ülkemizde de o evliliklere en çok değer verilen yöreler, yirminci yüzyılı en "çirkin" geçirmiş yörelerimiz oluyor genelde.
Yine: Hayat...

"It follows from this that the impression of beauty we derive from an architectural work may be proportionally realted to the intensity of the forces against which it is pitted. The emotional power of a bridge over a swollen river, for example, is concentrated at the point where the piers meet but resist the waters which rise threateningly around them. We shudder to think of sinking our own feet into such turbulent depths and venerate the bridge's reinforced concrete for the sanguine way it deflects the currents which tyrannise it. Likewise, the heavy stone walls of a lighthouse acquire the character of a forbearing and kindly giant during a spiteful gale which does its best to pant them down, just as in a plane passing through an electrical storm, we can feel something approaching love for the aeronatical engineers who, in quiet offices in Bristol or Toulouse, designed dark grey aluminium wings that could flex through tempests with all the frace of a swan's feathered ones. We feel as safe as we did when we were children being driven home in the early hours by our parents, lying curled up on the backseat under a blanket in our pjyamas, sensing the darkenss and cold of the night through the window against which we rested our cheek.
There is beauty in that which is stronger than we are."

Mühendisliğe katkımız çok olmasa da, kaleler ve köprüler yönünden olağanüstü zengin olan ülkemizde bu duyguyu tatmamış olan yoktur diyoruz ve bu seferlik sözü uzatmıyoruz.

PS: Başlığa tıklarsanız, De Botton'un internet sayfasında bu kitapla ilgili olan bölüme ulaşabilir ve etrafı kurcalayabilirsiniz, hani bunu keşfetmeyip buraya kadar okuduysanız...

24 Ağustos 2008

Let me let you leave me for good

My
Oh my!

Ulan bi insan her seferinde mi haklı çıkar?
Sevmek ne acaip bir şey. Kandırtıyor bazen. Elimizden (ellerinden) gelmiyor, gelemiyor. Kandırtmak evet. Yani bizi kandırmalarını sağlıyor. İster istemez. Ki genelde isterler. İsteyerek kandırırlar evet, onlar yani, karılar.. güzel şeyler isteyerek. Sevmek güzel şeyler istemeyi getiriyor beraberinde. Yoksa sevmek değil de getirdikleri mi güzel? Aşka aşık olan arkadaşları selamlıyoruz düşünce akışının bu anında da...

Hani çok, çok demeyelim de yeterince... hmm bir dakika; yeterince sevmek çok önemlidir aslında. Belirleyici olan odur. ama birine, sözgelimi bir kadına, onu yeterince sevdiğini söylerseniz yeterince asık bir suratla karşı karşıya kalırsınız. yeterince yerine "çok" duymak isterler. daha doğrusu, eylem boyutunda yeterince sevip sözel boyutta çok sevmenizi beklerler büyük çoğunlukla. o yüzden biz (herifler) hepsine (karılara) onları çok sevdiğimizi söyleriz. söylemeyen bir daha burayı okumasın. sahici karakterler istiyorum hayatımda.
kadınlar salak gerçekten ya... (yeterince salaklar mı deseydik acaba?) gay'lere imrenmemek elde değil bir takım vajinalar uğruna bunları yaşamak zorunda kalmadıkları için. Hani çok, çok demeyelim de yeterince.., yani gerçekten sevdiğiniz birinin canını acıtırsınız ya istemeden, yerin dibine girmek, yokolmak, gebermek istersiniz o an. Nasıl bir acıya yol açtığınızı bilemezsiniz, acıyan yeri tutmaya öpmeye falan çalışırsınız hiç olmaz. Kahrolursunuz o kısacık anlar içinde. Acıtmak istemezsiniz canını. Canı canınızdır... sigara yakacağım derken burnunun ucundaki tüyleri yakarsınız, kalbiniz mozzarella gibi doğranır. Gerçektir bunlar evet. Bu duyguyu hiç yaşamamış olanlar da yazılarımı okumazsa sevinirim bu arada... Bu duygu sanılanın aksine tek taraflıdır. Kadınlar yaratmaz bunu. Bizim içimizdedir bu. Sevmek ve acıtmamak, acıtmadan, zarar vermeden olabildiğince yakınına, içine girmek, tek vücut olup tek vücut kalmak ömür boyu.

İsteyerek de çok acıtırsınız zaman içinde, sevgi özellikle de saldırgan bünyelerde bunu da getirir. Pek övülen, ve sonunda onlar gibi olmak istemeyen nice bünyeye başka şans bırakmayan, dinsizin hakkından imansızın gelmesi diye bir deyimi bizlere kazandıran o nadide, o güzel kişilikler. Güzel sevebilmek elbette herkes kadar onların da yeteneğidir. Hatta uzun vadede ilişkileri daha sağlıklı bile olabilir (gerçi o iş belli olmaz). Ama farketmez, sadece parmağını kapıya sıkıştırdığınız için ağlama raddesine geldiğiniz kadın size sırf sizi sevdiği için neler yapar... Sevmek doğal bir hareketimiz iken sevilmek sağanak yağmur gibi, kar fırtınası gibi hayatı zorlaştıran, ve yağmur/kar kadar da estetik olamayan bir külfet halinde omuzlarımıza çöker.
O yüzden gelin biz iyisi mi getirdiklerini değil de sevmeyi sevelim. Öyle deneyelim bir de. Belki daha güzel olur.
Ama bundan daha güzel bir şey olabileceğine inanıyor muyuz ki? Bu artılarıyla eksileriyle olabilecek en güzel bir duygu bütünü değil mi? Daha öte ne arıyoruz ki (vajinalar hariç)?
Sevgiyi bir paket olarak mı ele almalı? "Madem seviyoruz, sevilmeye de katlanacağız" mı demeli?

Paket derken, sevginin hedefi olan unsuru da fiziksel anlamda çözümlemek gerekiyor zaman zaman. Yani orijini kaybetmemek adına, yoksa biliyosunuz...
Hani canı acıdı diye içinizin gittiği yaratık var ya, iki tane memesi, yuvarlak hatları falan olan...
içiniz gidiyorsa eğer gerçekten, vajina değil her yeri seversiniz. Oysa ki bütün kimya yine vajina üzerinden dönmekte, fakat vajina uğruna sevgi/aşk çemberlerine kapılan hiç bir er kişi sevgi nesnesinin sadece vajinasıyla yetinememekte, sevgiyi (ve unsurunu) bir paket olarak kabul etmektedir. Sevince her yerini sever. Vajina peşinde koştuğunu düşündüğünüz erkeklere seçim yaptırsanız ömür boyu yanlarından ayırmak istemeyecekleri en son yer vajina olur hiç merak etmeyin. Afacan ataerkil tarihimiz yüzünden zihinsel kaykılmalar yaşamamalıyız. Vajina sevilesi bir şey değildir, sadece uğrunda koşulası bir şeydir, ve akabinde sizi gerçekten sevilesi şeylere ulaştırır. Vajina araçtır (hah şimdi oldu galiba, bu konuda herkes hemfikir olabilir gibi geldi).

Dolayısıyla er kişinin durumu, sağ seliyle solundaki ipi; sol eliyle de sağındaki ipi tutan adama benzer uzun vadede. Fiziksel açıdan paket olarak sever, ve malesef ruhsal açıdan paket olarak sevilir.

Sevgi yalan söyletir. Sevgisizliğin daha çok söyletiyor olması bunu hafifletmez, daha ziyade dünyaya verdiğimiz önemi hafifletebilir. Çok severiz, çok sevince koruyacak/sakınacak çok şeyimiz olur, güçlü bir karakter değilsek veya henüz kendimizi de yeterince tanıyamamışsak, hırslarımızı dindirememişsek eğer çelişkiye de çok düşeriz çok sevince (yani yeterince sevince). Çelişki içinde duvarlara çarpa çarpa yürümeye çalışırken yalan üstüne yalan söyleriz. Kirletmemeye çalışırız ama o mutlaka kirlenir. Temiz sevgi hedefi tarafından bilinmeyen, bilinse de yaşanmayan/yaşanamayan sevgidir. Biz çok sevip bunu da ilgili kişiye bildirenler olabildiğince az kirletmeye çalışırız sadece (gerçek aşkla temiz sevgi farkından bahsetmeye gerek görmüyorum diyecektim ama gerekti sanki). Yaşanmadı diye gerçek aşk olmaz, sadece yaşanmayan temiz kalır. Hayatta yaşanmamış, tertemiz kalmış potansiyel bok gibi ilişkileriniz ve iğrenç sevişmeleriniz de olur birsürü.

Sevgi yer kaplar. Bu doğrudur bak. Kalpte kaplar, kafada kaplar... Bazen içiniz öyle bir dolar ki, kalbinizi çıkarıp sakinleşsin diye balkona koyasınız gelir, kendinizi koyamazsınız bir yere.. kalkar dolanırsınız kafanızın içinde...

Neyse ki bu yoğunluğun içinde insanı insan yapan şeyler harekete geçme fırsatı bulur bazen, sevdiğiniz şeyin sadece bir "şey" olduğu gerçeğine ulaşırsınız. "Aman allahım yoksa bir kadını mı seviyorum?" "Cinsellik aklımı başımdan mı aldı?" "Kendimi çok değersiz buluyorum bu yaptıklarım yüzünden" gibi düşünceleri başınızdan savuşturmanın dayanılmaz hafifliğiyle geri çökersiniz koltuğunuza.

Evet seviyorsunuz. Çünkü bunun için varsınız. Sevdiğiniz şeyin nüfus cüzdanında yazan harflerden, veya bacaklarının arasının neye benzediğinden, veya geçinmek için ne yaptığından bağımsız olarak seviyorsunuz.
Sevişmeye çalışıyoruz, arada kaza yapıyoruz. Seviyoruz.




28 Haziran 2008

Küçükçekmece - Nova Sarajevo

Yakın (fiziken değil de kalben yakın diyelim daha ziyade) bir arkadaşın iş (daha doğrusu kişisel olmayan) mail adresine gelen bir e-posta, ve benim ona yazdığım cevap/yorum.

Orjinal e-mail:

"KÜÇÜKÇEKMECE (TÜRKİYE) VE NOVA SARAJEVO(BOSNA HERSEK) BELEDİYELERİ
ARASINDA

İŞBİRLİĞİ PROTOKOLÜ İMZALANDI...

Canlı Yayında Yeni Saray Bosna Belediyesi ve Küçükçekmece Belediyesi

İşbirliği Protokolü gerçekleşti�

Küçükçekmece ve Nova Sarajevo (Yeni Saraybosna) Belediyeleri
arasındaki ortak ilişkileri ve iyi niyeti geliştirmek, Avrupa
Birliği projelerinde çalışmalar ile ortak projeler üretmek amacıyla
her iki belediye heyeti arasında "İşbirliği Protokolü" imzalandı.

Expochannel TV'de canlı yayınlanan "Başkanlar Konuşuyor" programında
iki ülkenin belediyeleri arasında gerçekleştirilen işbirliği
protokolü imza törenine, Novo Sarajevo (Yeni Saraybosna) Belediye
Başkanı Nedzad Koldzo, Küçükçekmece Belediye Başkanı Aziz Yeniay,
Bosna Hersek'ten gelen heyet ve iki belediyenin yetkilileri katıldı.

İki belediye başkanı da bu protokolün, iki ilçenin halkının kardeş
olan toplulukları için bağlarını güçlendirmek, ekonomik, sosyal ve
kültürel anlamda güç ve sinerji oluşturmak yönünde yarınlara güvenle
yürüme fırsatını yaratacağını belirttiler. İki belediye arasındaki
işbirliğini geliştirmek adına bu protokolü imzaladıklarını ifade
ederek hayırlı olmasını temenni ettiler.

İki taraflı ilişkileri ve iyi niyeti geliştirmek adına Küçükçekmece
Belediye Başkanı Aziz Yeniay ve Novo Sarajevo (Yeni Saraybosna)
Belediye Başkanı Nedzad Koldzo tarafından imzalanan protokolün
içeriği şöyle:

· İşbirliği içerisindeki iki belediyenin çeşitli
aktivitelerini ve etkinliklerini teşvik etmek

· Kültürel, sosyal, teknik ve yaratıcı ilişkileri geliştirmek
ve tesis etmek,

· Yerel yetkililerin karşılıklı ziyaretlerini düzenlemek,

· Avrupa ile alakalı konularda, örneğin; kurumsal yapısı,
sosyal modellemeleri, Avrupa Birliği'ndeki genişleme, temel haklar,
ırkçılığı ve yabancı düşmanlığını engelleme, çevreyi koruma,
gençliğe ve eğitime yönelik konularda konferanslar organize etmek,

· İki belediye arasındaki yerel ekonomiyi geliştirme, ne-
nasıl alışverişi ve en iyi yol gösterici notları oluşturmak,

· Avrupa projelerinin ve diğer finansal kaynakların çatısının
oluşturulmasında teklif ve önerileri üretmek.

BASIN YAYIN VE HALKLA İLİŞKİLER MD.LÜĞÜ

İrtibat:

Tel: 0212 411 08 63 Faks: 0212 411 06 40"

Şimdi de benim yorumum:

ilginc olmus hakkaten. mail adresleri elden ele nasil dolasiyor belli
degil. neyse bu konuda bana laf dusmez o kadar bilgisayar okuyan
arkadaslarimiz var...

yarim yamalak da olsa stk camiasinda bulunmus, bi iki tane proje
gormus biri olarak soyluyorum. isin ucunda para yoksa proje mroje
olmaz. bu anlamda dunyada adam gibi isleyen butun orgutler para
kazanma amacli orgutlerdir, yani sirketler. evet malesef boyledir diye
genelleme yapabiliyoruz...

gelelim protokolun icerigine. musade buyurursaniz ince ince
yorumlayacagim, koseli parantez icindekiler sahsima ait kelimelerdir,
dokunmayiniz.

· İşbirliği içerisindeki iki belediyenin çeşitli
aktivitelerini ve etkinliklerini teşvik etmek

[dakka bir gol bir, en belirsiz ifadeyle baslamis adamlar. cesitli
aktiviteler ne demek, cesit cesit oyun mu oynayacagiz, halisaha mi
ayarlayacagiz, nedir? tesvik etmekten ne anlasiliyor, para mi
bulacagiz, "hadi kocum" turu manevi motivasyon calismalari mi
yapacagiz. geciniz...]

· Kültürel, sosyal, teknik ve yaratıcı ilişkileri geliştirmek
ve tesis etmek,

[belediyeler maca hizli baslayarak ikinci golu de buluyorlar. kulturel
iliskiyi anladik hadi karsilikli enstalasyonlar yapilacak falan,
sosyal de tamam, teknik iliski nedir ulan. "triger kayisiyla
dislilerin enfes uyumu" gibi bir iliski mi? gelistirmek ve tesis etmek
de yine epeyce sacma duruyor.]

· Yerel yetkililerin karşılıklı ziyaretlerini düzenlemek,

[bu olur bak, caylar icilir bosna'daki turk eserlerine geziler
duzenlenir, kameralarin onunde nutuk atilir, donerken de freeshop'tan
alisveris, daha ne...]

· Avrupa ile alakalı konularda, örneğin; kurumsal yapısı,
sosyal modellemeleri, Avrupa Birliği'ndeki genişleme, temel haklar,
ırkçılığı ve yabancı düşmanlığını engelleme, çevreyi koruma,
gençliğe ve eğitime yönelik konularda konferanslar organize etmek,

[devletler bile (turkiye ve bosna-hersek) bu islere adam gibi para ve
zaman ayir(a)mazken, siktiriboktan iki tane belediye hangi konferansi
hangi siklikta organize edecek, konferanslarin basligi ne olacak,
katilimcilar kim olacak, sonuc raporunu bile yazamayacaklarinin
farkindalar mi?]

· İki belediye arasındaki yerel ekonomiyi geliştirme, ne-
nasıl alışverişi ve en iyi yol gösterici notları oluşturmak,

[iki belediye, hele de iki ayri ulkenin iki ayri belediyesi arasinda
yerel ekonomi olmaz arkadasim. sen once turkiye-bosna arasinda adam
gibi ekonomik iliski gelistir. tamam olumlu niyetler ama, iki tane de
teknik detay sikistiriverseydiniz araya. neyse tabii adi ustunde
protokol. ya ne olacagidi?]

· Avrupa projelerinin ve diğer finansal kaynakların çatısının
oluşturulmasında teklif ve önerileri üretmek.

[nihayet digerlerine gore biraz adam gibi durabilen bir madde. en
azindan butun bu calismalar icin oneriler ve teklifler gerektiginin
farkindalar. peki bu onerileri kagida dokmek icin gereken insan
kaynagi, maddi manevi destek, zaman?]

kucukcekmece ve nova sarajevo'lu kardeslerimizi, oslo ve vancouver
belediyeleriymiscesine dertsiz tasasız proje gelistirme protokolleri
imzaladiklari icin tebrik ediyoruz...